Osmanli etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Osmanli etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Şubat 2019 Pazar

Kazikli Voyvoda

Dark Horse International basligi altinda 93 yilinda sadece 10 sayi cikabilmis Bram Stoker's Dracula dergisi korku turunu sevenler icin gercek bir cevher. 

Herseyden once dergiye ismini veren cizgi roman ve ilk sayilarin kapaklari sonralari Dark Horse'le beraber cok meshur olacak Hellboy'un yaraticisi Mignola'ya ait. Mignola imzasini kendi Mignolaverse'i disinda korku turunun boyle klasik bir uyarlamasinda gormek cok guzel. 

Dergide pin-uplar, kisa hikayerin disinda 4. sayidan itibaren yayinlanmaya baslayan bir baska cizgi roman ise klasik siyah-beyaz Vampirella.




Bunlari disinda benim en cok ilgimi ceken ise Kazikli Voyvoda (Vlad the Impaler) cizgi romani oldu. Derginin 6. sayisinda baslayan cizgi roman Vlad'in cocuklugundan itibaren Turklerle ve sonradan Fatih Sultan Mehmet olacak Sehzade Mehmet'le olan iliskilerini gercekci bir tarihi arkaplana oturtarak anlatmis. Sonrasinda da elbette meshur Drakula mitiyle baglantisini ustalikla kurmus. Burada seneryonun Marvel'in unlu editoru ve Conan yazari Roy Thomas'a ait oldugunu belirtelim. Cizer ise harika cizgilere sahip Korku turunun meshur ismi (benim ilk kez tanistigim) Esteban Maroto. 






Eli kilicli yerli cizgi roman uretimlerimizde 'kafir' diye nitelenen ve dusman olduklarindan dogal olarak cizerken cirkinlestirilen Batililarin penceresinden Turklerin-Osmanlilarin 'kafir' diye nitelendirilip  dusman olmalarindan dolayi cirkinlestirilmeleri ise ayri bir enteresan nokta :)




Kapaklar: 



















10 Ocak 2019 Perşembe

Deli Ibrahim

Once bir haber: 

"Riza Zelyut’un iki yil önce Kaynak Yayinlari’ndan çikardigi “Osmanli’da Oglancilik” kitabina, yayimlanmasindan kisa bir süre toplatilma karari verilmisti. Basbakanlik Küçükleri Muzir Nesriyattan Koruma Kurulu ise Ocak 2018 tarihli karariyla da kitabi “sakincali” listesine alinmis ve siyah posette satilmasina hükmetmisti.
Kaynak Yayinlari ise kitabin toplatilip sakincali ilan edilmesine tepki gösteren bir açiklama yayimlamisti. Kitaptaki bilgilerin Osmanli klasik metinlerinden, padisah, yazar ve sairlerinin divan, sehrengiz ve eserlerinden yararlanilarak kaleme alindigina dikkat çeken yayinevi, kitabin çocuklara zarar vermek bir yana, aksine çocuklara zarar veren yapiyi desifre ettigini belirtmis, “Kitaplari degil, taciz ve tecavüzü önleyin!” demisti.
Kaynak Yayinlari’nin karara karsi açtigi dava sonuçlandi. Ankara 11. Idare Mahkemesi, kitaptaki bilgilerin Osmanli dönemine ait belgelere dayanmasini gerekçe göstererek kitabin sakincali listesinden kaldirilmasina ve siyah posetsiz bir sekilde satilabilmesine izin verdi."

Belgelere, arsive dayali yazilmis bir kitaba Osmanli'ya iftira atiyor iddiasiyla dava acmak da, bu davanin kitabin toplatilmasiyla sonuclanmasi da fantastik isler, aklin alabilecegi durumlar degil. Kitabin iddialarindan, tezlerinden memnun degilseniz normal metodu denersiniz, siz de bu hipotezleri curutmek icin baska bir kitap kaleme alirsiniz. Mahkemeyi, kolluk kuvvetlerini kullanmak nedir? Neyse ki simdilik akil almaz karardan donulmus gibi durmakta, devaminda ne olur belli degil. 

Osmanli hakkinda -belgelere dayanarak bile olsa- elestirel/hakim diskurun disinda bir kitap yazmanin zorlastigi bir ortamda kurgu bir elestiri kaleme almak -yahut cizmek- ne kadar mumkun ? Ornegin Nuri Kurtceebe'nin 'Deli Ibrahim' cizgi romani gibi. 

Levent Cantek'in "Turkiye'de Erotik Cizgi Romanlar" makalesini okurken aklima geldi bu zira genelde hosca vakit gecirmek icin uretilmis olan erotik cizgi romanlarin bazen de  "elestiri" olabileceginden de bahsediyordu yazi: 

"Haksizlik da etmeyelim, nasil toplumlarin marjinalleri ve delileri gibi dislananlari, teröristler gibi isyankârlari varsa, erotik eglencenin rahatsiz edici düzeyde protestoculari da vardir. Anlatisi ve kahramanlariyla muhalefet eden erotik anlatilar görülebilmektedir."(1) 

Evet, ornegin Druuna tam da boyle bir anlatidir, yillarca sansurlenerek boluk porcuk yayinlandi. One cikan erotizminin yaninda harika bir bilim-kurgudur ayni zamanda. Ama bunun da otesinde katolikligin merkezi Italya'da bir katolik olarak buyumus yaraticisi Serpieri'nin ifadesiyle Druuna'nin sekse yaklasimi Judeo-Biblikal ahlaka, normlara bir isyandir.  

Deli Ibrahim Nuri Kurtcebe'nin yazdigi , Eralp Noyan'in resimledigi oldukca kisa bir cizgi roman. Eroskop dergisinin ilk sayilarinda toplam 34 sayfa yayinlanmis. Once 4 sayfa olan sayfa sayisi 3'e dusmus sonra da ekonomik gerekcelerle derginin sayfa sayisi tumden azaldigi 10. sayisinda ozel bir aciklama yapilmadan gozden kaybolmus.  Baska bir yerde tamamlanabildi mi bilmiyorum. 

.....

Hakkinda cok sey bilmedigim Eralp Noyan'in cizgisine diyecek yok, oldukca canli renklerle harika bir anlatimi var. Kurtcebe'nin hikayesindeki formul ise Deli Ibrahim ile ilgili tarihi gercekleri ve rivayetleri (her an olum korkusuyla kafesde yasamasi, tahta cikma zamani gelince kardesinin hala yasiyor olmasi kuskusu ile bunu reddetmesi, kadinlara karsi ilk bastaki tutuklugu, cinci hocanin telkinleri ile bunun gecmesi, cinci hocanin saraydaki etkinliginin artmasi, idamlar, tebdili kiyafet etmeleri,  hiddet ve sinir krizleri vb (2) ) alip bunun uzerine oldukca cesur bir mizahi kurgu bina etmek. Kurtcebe bu tarihi gerceklik kirintilarini buyuk abartilarla, mizahla ve erotizmle harmanlayarak eglenceli bir hikaye yaratmis ama ayni zamanda da keni ideolojisi dogrultusunda incelikli bir osmanli duzeni-padisahlik- harem elestirisi getirmis. 




Kendinizi hikayeye kaptirip oyle bir giriyorsunuz ki - hele Noyan'in basarili fircalariyla Cinci Hocan'in padisahi afyonlayip telkinde bulundugu, ruya-gercegin birbirine girdigi sekanslar oldukca basarili- erotizm-ciplaklik kimi zaman sadece fonda kaliyor. 



Cantek'le bitirelim: 
"Erotik çizgi romanlara azimsanarak ya da küçümsenerek yaklasildigini düsünüyorum. Aksine sakin bakilabilirse eger, bu ürünler cumhuriyet tarihinin gözden kaçirilan alanlarindan birini, gündelik yasam ve toplumsal bilinçaltini resmediyorlar. Sirf bu nedenle bile bir toplumu anlama kaygisinin parçasidirlar."
Kurtcebe'nin siyasi kimligi hem diger isleriyle hem de hala bu yasinda gozalti-tutuklama haberleriyle zaten malumumuz; o donem icin yapilan bu uretimi de sadece mizah ya da erotizmle degil siyasi elestiriyle beraber okumak gerek. 

Halihazirdaki donemde de boyle bir cizgi roman yapilamamasini-yapilamamsini da yine siyasetle ve baskin hegemonya ile beraber okumak gerek. 

kaynaklar:

(1) "Turkiye'de Erotik Cizgi Romanlar", Levent Cantek, Cizgili Hayat Klavuzu
(2) http://www.milliyet.com.tr/sekiz-yillik-saltanati-bir-faciaydi/ilber-ortayli/pazar/yazardetay/14.02.2010/1198650/default.htm

14 Temmuz 2018 Cumartesi

Suat Yalaz'dan Yakın Tarih - 2

Suat Yalaz'in yakin tarih cizgi romanlarindan bahsetmistik; devam edelim: 

Seri “Atatürk’e Suikastlar” albümü ile devam eder.  Yine 92 yılında önce Sabah gazetesinde yayımlanır eser, 1993 yılında da albüm olarak basılır. Atatürk’ün hayatının değişik dönemlerinde karşılaştığı suikast teşebbüslerini kronolojik olarak ele alır Yalaz ama asıl odak noktası elbette bunların en önemlisi olarak görülen İzmir suikastıdır. Yalaz albümün girişinde kaleme aldığı ‘Gerekçe’ yazısında “Atatürkçü” olduğunu, günün modası olan “ATATÜRK’e çamur atma” atmosferinde İzmir suikastını ele almanın yürek istediğini söyler ve konuyla ilgili yargısını en başta belirtir: 
sanki bir İHTİLAL, DEVRİM yapılmamış da... İstiklal Mahkemeleri durup dururken kurulmuş da... yüzbinlerce... ikiyüzbinlerce vatan evladı sanki hiç yoluna şehit olmuş gibi... İzmir Suikasti Davası’na biraz çarpık, oldukça yamuk bakmışızdır (Yalaz, 1993:5) 
Davada büyük haksızlıklar olduğu kulağına çalınsa da Yalaz’ın görüşü bunları tamamen reddetmek değilse de DEVRİM koşulları ile meşrulaştırmaktır; ona göre DEVRİM esnasında bu gibi mahkemeler ve haksızlıklar normaldir. Albümün önsözünü yazan Kılıç Ali’nin oğlu Altemur Kılıç da bu görüşü desteklemektedir:

Babam hayatta iken, sorduğumda, o günün koşulları içinde Cavit Bey hakkındaki hükmün kaçınılmaz olduğunu söylemiş, fakat “Cavit Bey çok değerli bir insandı. Yazık oldu!” demişti. (Yalaz, 1993:3)

Yalaz’a göre asıl hadise İttihad ve Terakki Cemiyeti yeniden canlandırılmaya çalışılmış bu olmayınca Terakkiperver Fırka kurulmuş olmasıdır. Amaç ‘9 ilkeli parti programıyla Mustafa Kemal Paşa’nın 6 oklu Halk Fırkası’nı ezmek’tir (Yalaz, 1993:106). Oysa aynı tarih kesitini bambaşka bir gözle okumak pekâlâ mümkündür: Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın lider kadrosu Kazım Karabekir, Ali Fuat Cebesoy, Rauf Orbay ve Refet Bele gibi aynı zamanda Milli Mücadele’nin de Atatürk dışında kalan en önemli isimleridir. Parti programı “gerici” olmaktan ziyade örneğin Erik Zürcher’e göre ‘içinde belirgin bir Batı Avrupa çeşnisi taşıyan bir liberalizm programı’dır.  Süreç, 1925 Martında çıkarılan Takrir-i Sükûn ile muhalif basının susturulması, aynı yılın Haziran ayında da partinin kapatılması zincirinin son halkasıdır. (Koçak, 1989:104) Kurulan devletin rejim sınırları çerçevesinde kalıp da kaliteli bir dil düzeyli bir muhalefet geliştirebilecek şehirli, eğitimli ve elit çevrenin belinin kırılması, arta kalanların siyasete küsmeleri veya küstürülmeleri, köşelerine çekilmeleri, yurt dışına kaçmaları ya da pes edip zamanla iktidara eklemlenmeleri sonucunu doğurmuştur. Ve bu sürecin nihaiyi sonucu muhalefetsiz bir tek parti yönetimi ertesinde askeri darbelerle bezeli bugün bile rayına oturmayan siyaset kültürümüz, sürekli sancılar çeken çok partili hayatımızdır. 

Diger seneryonun olasi olup olmadigini kestirmek elbette guc ama bence albumun eksigi Yalaz'in bunu tartismamasidir; olayları sadece kişisel haksızlıklar seviyesinde değerlendirmekte, ‘kurunun yanında yaşın da yanması’ olarak geçiştirmektedir. 

Neden muhalif bir parti? Hem de birlik beraberliğe en çok ihtiyacımız olduğu zamanlarda... “O zamanlar” bir daha hiç bitmez.



Son albümde ise yine oldukça tartışmalı bir ismi konu edilmiştir: “Topal Osman Ağa”. Osman Ağa özellikle Trabzon Milletvekili Ali Şükrü'nün öldürülmesi hadisesi yüzünden Kemalist-Atatürkçü yazarlar tarafından bile tümüyle sahiplenilmez; örneğin Toktamış Ateş kendisinden savaşlarda büyük yararlılıklar göstermiş ama son noktada hata yapmış biri olarak bahseder:

...onurlu ve pırıl pırıl bir yaşamı, inanılmaz bir biçimde noktalanan, "zaafları" aklının önüne geçen bir insandır. Gerçekten çok yazık...
"Türk Devrim Tarihi" derslerimde, Topal Osman'dan elbette söz eder ve Çerkez Ethem'le birlikte; insanların yükseldikleri noktalarda uğradıkları, "Ben neymişim..." hastalığının, acı veren örneklerinden biri olarak adını anarım. Fakat bundan bir süre önce, Sayın Tansu Çiller başbakanken, Giresun'a bir "Topal Osman Üniversitesi" vadetmesi, doğrusu canımı çok sıkmıştı.
Yazdığım bir yazıda, "Giresun'un yetiştirdiği başka adam kalmadı da mı, üniversitelerine Topal Osman adını verecekler?" sorusunu sormuştum (Toktamış, 2006)

Aralarındaki sınırların bulanıklaştığı eşkıya – kahraman ayrımı eski bir tartışmadır ve tarihteki pek çok kişiye uyarlanabilir. Aynı aktör, tarihin yazılmasına ve okuyanların durduğu ideolojik yere bağlı olarak aynı anda hem eşkıya hem de kahraman olarak algılanabilir. Yalaz da albümle milliyetçilik dozajını iyice arttırmış ve Topal Osman’ı hayatının çeşitli duraklarını tartıştıktan sonra kahraman mertebesinde karar kılmıştır. 


Önce çocukluğundaki gözüpekliği ve cesareti anlatılır. Gençliğinde ‘Rumlar gibi ben de az çalışıp çok kazanmanın yolunu bulmalıyım!’(Yalaz, 1998:40) diyen Osman ‘Robin Hood’vari bir tütün kaçakçılığı macerasına atılır. Rumların subaşlarını tuttukları, durmadan –ve çalışmadan- zenginleştikleri gerçeği(!) daha sonra olacak hadiselere okuyucuyu hazırlar ve Yalaz benzeri ‘meşrulaştırma’ ifadelerini çizgi roman boyunca kullanmaya devam eder: 

Rum’ların faytonlarına binerek Ermeni hanlarında konaklayarak (Arabalar, hanlar, dükkânlar, Rum ve Ermeni’lerin elindeydi) (Yalaz, 1998:105) 

Çeşitli cephelerdeki kahramanlıklarından sonra Ermeni Tehcirindeki rolü önemsizleştirilir ve tarihi koşullara bağlanır: ‘...Onların Müslüman halka yaptıklarının yanında benim yaptıklarım hiç kalır! Ermeni tehcirinde devlete yardımcı oldum diye aynı devletin divan-ı harbi beni idam cezasıyla aramaya başladı’(Yalaz, 1998:28) Pontus Rum çeteleriyle giriştiği mücadele sırasındaki uygulamaları çizgi roman boyunca anlatılsa, ima edilse bile bunların ya abartıldığı ya da yine şartlar yüzünden mecburen yapıldığı gösterilir; örneğin 4 Pontus’çu çeteciyi diri diri yakma hikayesi bile ‘Osman Ağa’yı çılgına çeviren en büyük neden bu 4 Pontus’çu hainin çocukluk arkadaşları olmalarıymış!’ (Yalaz, 1998:128) cümlesiyle yumuşatılır, gerekçelendirilir. 

Osman Ağa’nın bu ele avuca sığmaz enerjisi Mustafa Kemal’le yolları kesişince bir amaca yönelmiş gözükür ama hala başına buyruktur. Ankara’ya gelirken yol boyunca yaptıkları disiplinsiz olsa da cezalandırmadır yalnızca sonuç olarak; Koçgiri isyanının bastırılmasında kullanılan yöntemlere ise değinmez Yalaz, önemli olan alınan neticedir: ‘Osman Ağa’nın birlikleri Nisan ayı boyunca sayısız çatışmaya katılmış, asilere büyük kayıplar verdirmişti. Bölgede Mayıs ayı sonuna kadar kalarak devlet düzeninin yeniden kurulmasında büyük rol oynamıştı.’ (Yalaz, 1998:110)

Oysa Koçgiri isyanının bastırılması, bölgede “devlet düzeninin yeniden kurulması” o kadar da kolay olmamıştır bazı tarihçilere göre:

Koçgiri Kürt isyanını bastırırken öyle zalimane yöntemlere başvurur ki, Meclis’te büyük tartışmalar yaşanır. Topal Osman sadece isyancı Kürtleri değil, Suşehri, Koyulhisar, Reşadiye, Niksar ve Erbaa’daki Ermeni ve Rumları da öte dünyaya havale etmiştir. (Ahmet Emin Yalman’ın Topal Osman’la Mülakatı, Vakit, 19.2.1922) 

Ali Şükrü Bey cinayetini ise Osman Ağa için sonun başlangıcı olmuştur; Ayşe Hür’e göre birçok şüpheli nokta ve soru işareti vardır süreçte: 

Olayın arkasında kim vardır sorusu o günlerde herkesi meşgul etmiştir. Mustafa Kemal’in neden İstasyon’daki eve geçtiği, Topal Osman’ın neden Çankaya Köşkü’nü talan ettiği, yaralı halde yakalandığı halde neden kafasının hemen kesilip gömüldüğü gibi konular şüphe çekmiştir. İlginçtir, hemen her konuda bir şeyler söyleyen Mustafa Kemal, bu konuda suskunluğunu korumuştur. Ali Fuat Cebesoy Mustafa Kemal’in Topal Osman’ın ‘tepelenmesi’ sırasında sessiz kalışını biraz imalı biçimde anlatır. (Siyasi Hatıralar) O dönemde TBMM zabıt katibi olan Mahir İz Yılların İzi adlı anı kitabında hem Ali Şükrü Bey’in yıpratıcı muhalefetinden hem de artık hizmetine lüzum kalmayan Topal Osman çetesinden kurtulmak için bir taşla iki kuş vurulduğunu söyler. 

Yalaz bu eleştirilerden, iddialardan bazılarını ele alır ve kendince mantıki cevaplar geliştirir. Yalaz’a göre olayın Atatürk’le bir ilgisi yoktur. Osman Ağa kendi başına hareket etmiş ve iyilik yapıyorum diye bir “cahillik” etmiştir. Mustafa Kemal de bir ikilemde kalmış, hazin bulsa da Osman Ağa’yı feda etmek zorunda kalmıştır. Çankaya baskını ise Topal Osman’ın yardım arayışıdır sadece. Eğer planlayıcı Gazi Paşa olsaydı ‘Öyle bir planlı yapar ki bu işe şeytan bile parmak ısırır’. (Yalaz, 1998:156) Velev ki yapmış ve bir taşla iki kuş vurulmuş olsun verilen bunca şehitten sonra Yalaz’ın cevabı hazırdır: ‘iki vatan evladının daha ihtilalin selameti, milletin geleceği için şehit olmasını uygun görmüşse ne diye kıyamet koparıyoruz ki!’ (Yalaz, 1998:158)   

Sonuç olarak bir kahramandır Osman Ağa Yalaz’a göre. ‘Cahillik edip, Meclis’te sürekli karışıklık çıkaran, ağzı kalabalık bir milletvekilini ortadan kaldırdı diye...’ (Yalaz, 1998:153) bu hakikat değişecek değildir; mezarı ‘bu kahraman milis yarbayına teşekkür için gelen ziyaretçilerle sanki bir aziz türbesi!” (Yalaz, 1998:161)  haline gelmiştir. 

Yalaz hikâyesini anlattığı iki figür Çerkez Ethem ile Osman Ağa’nın yolları da kesişir. 



11 Mayıs 2018 Cuma

Suat Yalaz'dan Yakın Tarih - 1




Karaoğlan’ın yaratıcısı Suat Yalaz, Yandım Ali ile başlayan yakın tarihe olan ilgisini birbiri ardına resimlediği belgesel çizgi romanlar serisi ile sürdürür. Yandım Ali’de denediği Orta Asya steplerinden Osmanlı’nın son dönemine taşıdığı “Karaoğlan” karakterinin yerine (1) bu sefer kahramanları gerçek tarihi kişiliklerdir. Kendisinden önce başka çizerlerin düştüğü tuzaga düşmemek için (ornegin Altin Sacli Kahraman)  olsa gerek Yalaz doğrudan doğruya Atatürk’ün hayatını, Kurtuluş Savaşı’nı ya da Cumhuriyet’in kuruluşunu konu edinmez. Bunun yerine Topal Osman Ağa, Çerkez Ethem ve Enver Paşa gibi hayatları tüm bu önemli dönemeçlerle iç içe geçmiş, kaynaşmış bazı tarihi kişiler üzerinden anlatır tüm bir dönemi.

Yalaz’ın belgesel çizgi romanlar serisi üzerinde titizlikle çalışılmış eserlerdir; metinler hazırlanırken pek çok kaynak taranmıştır, Yalaz’ın asıl faydalandığı kaynakları genelde resmi tarihin ana kaynakları olsa da yer yer çelişkili görüşler, farklı rivayetler de dipnotlarla özetlenir.

Yalaz’ın usta çizgileri, detaylı portreleri - arka fonları; pek çok fotoğraf, afiş, mektup, harita gibi belgeleri görselleştirilerek çizgi romanlara dâhil etmesi atmosferin kurgulanması ve inandırıcılığın arttırılmasına yardımcı olur. Savaş sahneleri usta bir aksiyon ressamı Yalaz’ın fırçasından etkileyici bir şekilde verilir. Zaten tecrübeli bir hikâye anlatıcısı olan Yalaz’ın ortaya çıkardığı kurgu da tarih içerisinde yaptığı ileri geri sıçramalar; paralel hikâyelerin aynı anda ele alınması hikâyenin akıcılığına katkı sağlar. Bu noktada aksayan tek yön, aynı başlık altında önceden zaten anlatılmış bir olayın ilerleyen sayfalarda tekrar ele alınması gibi -gazetelerde günlük tefrika amacıyla yapılan üretim yüzünden- düşülen normal tekrarlardır.




Yalaz, daha önce Başoğlu’nun yaptığı hataları yapmaz: hem Enver Paşa hem Atatürk birer portre ya da büst gibi değil jestleri-mimikleri, duyguları-tepkileri olan insanlar şeklinde resmedilir. Bu da çizgi romanın atmosferini destekler, inandırıcılığını arttırır. Başoğlu’nun yaralandığında bile tepki vermeyen insanotesi Atatürk’ü (Sarı Saçlı Kahraman), Yalaz’ın aynı sahneyi çok daha inandırıcı ve gerçekçi bir biçimde ele alması (Enver Paşa Efsanesi)'ni karsilastirmak yeterlidir. 
İlk eser 1992 yılında Sabah gazetesinde tefrika edilen 1993 yılında ise albümleşen “Enver Paşa Efsanesi”dir.

Yakın tarihimizin en tartışmalı isimlerindendir Enver Paşa; Türkiye’deki her görüş durduğu yere göre Paşanın bambaşka bir portresini çizmiştir. Bu portreler muhteris, beceriksiz, hayalperest bir sergüzeştten vatanperver, dahi bir kahramana kadar renkler içerir. Hatta benzer görüşte insanlar için bile mevzu Enver Paşa olduğunda işler karışabilir. Örneğin İslamci kesimin önde gelen kalemlerinden Hakan Albayrak  27-29-30 Mart 2010 tarihlerinde Yeni Şafak gazetesinde yazmış olduğu üç köşe yazısında İslami kesimlerde oldukça yaygın İttihatçı beceriksizliği – masonluk - ihanet kanaatlerinin aksine Enver Paşa’yı savunmuştur. Paşanın aldığı bazı kararların tarihin dayatması olduğunu, başarısızlık gibi algılanan bazı olayların ise sonrasında olumlu sonuçlar doğurduğunu işlediği yazılara büyük tepki almış, tartışma yaratmıştır.

Öte yandan Paşanın hayatı bir çizgi roman için biçilmiş kaftandır, bir çizgi roman kahramanına albümlerce yetecek macerayı kısa hayatına sığdırmıştır. Bu hayat ünlü çizgi romancı Hugo Pratt’ın da dikkatini çekmiş ve Enver Paşa Corto Maltese’nin “Semerkant'taki Altın Yaldızlı Ev” albümüne konuk olmuştur.


Çizgi romanlar boyunca Lawrence söz konusu olduğunda Yalaz’ın dili müstehzi ve manidardır; ‘beyaz tenli, mavi gözlü sarışın genç’ gencecikken Bedevilerce ‘en uzak harabelere’ götürülür. Her kelimesi Lawrence’ın eşcinselliğine yapılan atıflarla dolu metin oldukça manidar bir çizimle verilir: az sonra olacaklar yüzünden gözleri ışıl ışıl parlayan Bedeviler ve ‘parlak’ bir oğlan. Bu kirli-sapkın(!) ilişki aynı zamanda Osmanlı’ya karşı yapılan kirli işbirliğinin de temsilcisidir.  (Enver Paşa Efsanesi)

Yalaz’a göre Abdülhamid’in yaptığı yanlışlar ortadadır:  ‘Abdülhamid’in, Mithad Paşa’yı sürüp, Millet Meclisi’ni süresiz kapattıktan sonra, (toplam 33 yıl süren) kapalı, bilgisiz ve dünya gidişine ilgisiz zorba yönetimi...’(Yalaz, 1993a:23)ne karşın Namık Kemal şiirleri ile yetişmiş bir kurmay subay kuşağı imparatorluğun kötü gidişatına türlü çareler aramaktadır. Enver Bey “Millet-i Osmanî” diyor başka bir şey demiyorken bir başka kurmay subay –Mustafa Kemal- yeni bir şeyler söylüyordu: ‘Savunulması zor, ulaşılması güç, bizim olmayan yerleri, dini, töresi, geleneği bizden olmayan ulusları terk edip kendi has vatanımızı belirlemeli, sadece onun için çarpışmalı, gerekirse onun için ölmeliyiz’ (Yalaz, 1993a:27). Yalaz çizgi roman boyunca Enver Paşanın hem olumlu olduğunu düşündüğü yönlerini hem de başarısızlıklarını denge gözeterek vermeye çalışır: genç bir askerken gözüpekliğine, eşkıya karşısındaki başarılarına diyecek yoktur; teşkilatçı bir Paşa olarak ise orduyu gençleştirmiş, düzene sokmuş, ‘asker askere subay subaya benzemişti’  öte yandan düzeltilen ordu ‘hayalci ve maceracı Enver’in elinde büyük bir felakete yürüyordu’(Yalaz, 1993a:82).  

Albüm ilerledikçe her aşamada Mustafa Kemal ile Enver Paşa karşılaştırılır; Çanakkale gibi zaferler neredeyse tümüyle Mustafa Kemal’e mal edilirken Enver Paşa’nın payına Sarıkamış gibi yenilgiler, hezimetler kalmıştır. Çanakkale zaferinde Atatürk’ün rolü ve payı zaten ülkemizde her zaman bir ideolojik turnusol kâğıdı olmuştur. Atatürkçü bir tarih okuması Atatürk’ün rolünü adeta tüm savaşın yegâne kayda değer komutanı mertebesine yükseltebilirken örneğin muhafazakâr – İslamci bir tarih okuması tüm Çanakkale savaşını Atatürk’ün adını bile anmadan anlatabilir. Aynı şekilde Sarıkamış’ta donarak ölen askerlerin sayısı da bir başka siyasi turnusol kâğıdıdır. Yalaz tarafından da tekrar edilen ‘tek kurşun atmadan donarak şehit olan 90 bin asker’ rakamı bazı tarihçilere göre abartılmış bir rakamdır. Enver Paşa nasıl Sarıkamış hezimetinden sonra bunu kamuoyundan gizlemek adına basına sansür uygulamışsa; Kurtuluş savaşı sırasında da bir ona karşıt propaganda çalışması yapılmıştır. Örneğin Murat Bardakçı’ya göre bu abartılı rakam herhangi bir bozgun durumunda Anadolu’ya geçmeye hazırlanan Enver Paşa’yı karalama kampanyasının bir parçasıdır:

Ankara hükümeti, işte bu yüzden Enver Paşa aleyhinde bir karalama kampanyasına girişmeye mecburdu ve Sarıkamış bozgunuyla ilgili abartmalar da kampanyanın bir parçasıydı. Bunu, Enver Paşa ve arkadaşlarının ‘Bolşevik oldukları’, ‘Ruslar’dan para aldıkları’, hatta ‘erkeklerle kadınların birarada dolaşmasına izin verdikleri’ şeklinde daha başka aleyhte propagandalar takip edecekti. (Bardakçı, 2006)

“Millet-i Osmanî” fikri iflas edip de savaş da kaybedilince yeni bir hayalin peşinde koşar Enver Paşa: Turancılık. Bir taraftan Anadolu’ya dönüş yollarını yoklasa da maceralı hayatı Pamir dağları eteklerinde Rus mitralyözleri önünde son bulur. Yalaz, Orta Asya’ya olan ilgisi nedeniyle de olsa gerek Paşa’nın bir rüya peşinde ölümünü destansı bir şekilde ele alarak albümü sonlandırır. 



(1) Yandım Ali Karaoğlan’ın Osmanlı’nın son döneminde yaşamış reankarnasyonudur adeta. Çizim ve tip itibari ile ona benzemesi bir yana karakter olarak da çok benzer: onun gibi gözünü budaktan sakınmaz, haksızlığa dayanamaz. Düzenli bir ordunun bunaltıcı emir komuta zincirinde yapabilecek bir karakter değil başıbozuk bir maceraperesttir. En sıcak “uğraş” esnasında bile kadınlarla arası mutlaka iyiyken dinle arası pek hoş değildir, yüzeysel bir aidiyettir onun için din.


22 Nisan 2018 Pazar

Hizir Bey'in Rusya seruveni

Hizir Bey'in Rusya seruveni en guzel macerasidir kanimca. Keske albumlesen diger bazi maceralari gibi albumlesme sansi bulsa. 

Once Hizir Bey hakkinda birkac not: Gureli Hizir Bey'i senelerce Turkiye Cocuk dergisinde yazdi-cizdi. Dergi Turk-Islam sentezciligin bayraktarligini yapan bir kurulusa ait olmasina ve bu ideolojik tercihin hemen butun cizgi romanlara, metinlere, ilusturasyonlara sinmis olmasina ragmen hatta CR'in cocuklari egitmek-ogretmek dahasi endoktrine etmek icin bir arac olarak gorulmesine ragmen Gureli buna teslim olmadi. Kendisi zaten o camiya organik olarak bagli olan biri olmadigindan, disaridan profosyonel bir anlasma ile uretim yaptigindan Hizir Bey'de her zaman CR on plandadir (aksi yondeki benzer mecralarda yayinlanan ornekler icin Noyan, Topuz, Sunguralp, Deli Balta ). Hizla gelisen olaylar, aksiyon ve macera on plandadir, siyasi propaganda-ideolojik tercih olarak nitelendirilebilecek ayrintilar minimum duzeydedir (o kadarini da yayinlandigi dergi yuzunden dogal karsilamak lazim - bir ornek icin yazinin sonundaki nota goz atabilirsiniz). 

Gureli bazen haftada 10 sayfaya cikan insanustu bir azimle urettigi Hizir Bey'le (normalde 6 ya da 8 sayfa ile yine de diger CR'lardan uzundur) haftalik dergiyi adeta sirtlamistir. Kalitesi dusuk veya kopya/calinti diger isler arasinda zaten kalitesiyle hemen on plana cikmaktadir. Yan karakterleriyle, durmak bilmez devinimi ile, cok ilginc "kotu"leriyle Italyan ekolune oldukca yaklasan usta isi bir cizgi romandir. 

Hatta bir adim daha ileri gidelim; yayinlandigi mecra yuzunden (sagda yer alan ve cocuklara yonelik bir dergi) hakki yeterince verilmemis bir istir. Bizim Zagor'umuz olmaya aday en yakin CR'dir.       

Biraz Rusya macerasini acalim simdi; derginin 5. yili 27. sayisinda baslayip 6.yili 22. sayisinda biten (iki bolum halinde 174+88 = 262 sayfa suren) oldukca uzun bir maceradir : 

1) Osmanli cizgi romanlari ekseriyetle Avrupa'da gecer, Hizir Bey'in diger maceralari da dahildir buna. CR'cilarimiz genelde guvenli-tanidiklari alanda top kosturmayi sevdikleri icin Bizans'dan baslayarak Avrupa'nin derinliklerine kadar hep Avrupa cografyasini tercih etmislerdir (birkac istisnasi vardir bunun elbette). Bu macera ise Rusya'da-Kirim'da gecmesi ile bastan farkli bir rota cizer. 

2) Cografya olarak Rusya secilince karla kapli egzotik dis mekanlar (ormanlar, donmus bir gol vb) ustalikla hikayenin bir parcasi olur. Buna Ayi/ Kurt gibi cografyanin vahsi hayvanlari da eklemlenir. Ama Gureli bununla kalmaz; Hizir Bey fantastik bir karsilasma ile bir Sibirya kaplani ile mucadele eder. Kilic-disli kaplan ile mucadelesi seruven CR'larimizin en estetik-heyecan dozaji yuksek sahnelerindendir.  



3) CR bircok yan karaktere yer acmaktadir; yarali Dogan, kucuk Mucahit vb. Ama bir karakter vardir ki (Alma Bet) dis gorunusunden, dik basli davranislarina, kullandigi arac gerecten cevresinde bulduklarindan faydalanmasina kendi cizgi romanina sahip olabilecek kapasitedir. Basrol oyuncularindan bile surekli rol calar. 




Not: Aslinda daha cok ornek bulmak mumkun ama bir ornekle yetinelim: CR boyunca bol bol 'Moskof' kelimesi kullanilmaktadir, elbette bu Osmanli'dan gunumuze intikal eden ve ayni isimle kitaplar yazan sag cenahin ideologlari (Necip Fazil - "Moskof" , Kadir Mısıroğlu - "Moskof Mezalim" gibi) tarafindan beslenen-alti doldurulan soylendiginde ne ifade edildigi anlasilan bir tabirdir.  Ama asil anakronik olan Ruslarin kendi aralarinda bazen kullandigi "Yoldas' kelimesidir. Bu da CR'in yaratildigi donemde halen devam eden komunizm karsiti atmosferin -ve de yaratildigi derginin- etkilerindendir.    



14 Mart 2018 Çarşamba

Ortoga'dan Sunguralp'e

Türk’ün Müslümanlaşarak mefkûresini bulması temel argümanın işlendiği Osmanli oncesi doneme odaklanan nadir çizgi romanlardan biri de Erol Abasız’ın yarattığı ‘Sunguralp’ karakteridir. (Bir digeri Noyan'a daha once deginmistik)

Orta Asya’nın çizerlere tanıdığı geniş zaman - mekân esnekliği Sunguralp’in ortaya çıkışında bir kez daha devreye girer. Abasız, gençliğinde henüz bir lise öğrencisiyken dönemin Orta Asya çizgi roman kahramanlarından etkilenerek yarattığı “Oğuz İmparatorluğunun Efsanevi Kahramanı Ortoga” isimli karakteri sonraları Oğuz Kağan döneminden Alparslan dönemine taşır ve Sunguralp adını verir. (Özbey, 1998:8) Coğrafya olarak da Orta Asya’dan yavaş yavaş çıkıp Anadolu kapılarına gelinmiştir (Noyan’da seçilen zaman ve mekânın da benzer olması tesadüf değildir). 

Ortoga’nın, Sunguralp olarak Müslüman bir kahramana dönüşmesi –elbette bu dönüşüm Saltuk Buğra Hanın efsanevi dönüşümünü ve Abdülkerim ismini alarak Müslümanlaşmasını da anımsatmaktadır- Abasız’ın kişisel hayat tarzı, ideolojisi ve bu konuda diğer çizgi romanlarda gördüğü eksiklikten kaynaklanmaktadır: 

Mesela ilk çizgiroman dergilerimizden Karaoğlan’ı, Bahadır’ı gördüğümde çok sevinmiştim... Fakat sonradan gördük ki bunlarda da, yani yerli romanlarda da tarihimizdeki insanlara yakıştıramadığımız bir takım fantaziler yer almaya başladı. Bunların teferruatıyla anlatılması ters geldi bana hep. Başka anlatılacak konular varken niye bunların üstünde bu kadar duruluyor... Oto-sansürün olmayışı da etkiliydi bunda sanırım. Gençler üzerinde zararlı sonuçlar yarattığını düşündüm bunların. (Özbey, 1998:11) 

Oysa Abasız’a ideolojisinden ötürü ters gelen ‘fanteziler’ çizgi roman yaratıcıları tarafından arz edildiği gibi okuyucular tarafından da ısrarla talep ediliyordu; örneğin Karaoğlan dergisi erotik karelerini arttırması için okuyucu mektupları alıyordu. Yani Abasiz'in "yakistiramadigim" dedigi kareler bilhassa talep ediliyordu ama Abasiz ideolojisi yuzunden bunu gormeyi reddetmekteydi. 

Gençleri bu zararlı etkilerden korumak için kendi kültürlerini empoze eden yabancı çizgi romanları ve asıl anlatılacak konulara yer vermeyen yerli çizgi romanları yasaklamak değildir çözüm Abasız’a göre. Çözüm, “işte yavrum senin çizgi romanın bu” denebilecek alternatifler üretebilmektir; çizgi roman “iyi kullanılırsa bir tebliğ vasıtasıdır” (Özbey, 1998:7). İslam’ın resim ve çizgiyle ilgili netameli ilişkisi yüzünden çizgi romanı bir tebliğ vasıtası olarak görebilmek kolay olmamıştır, Abasız çizgi romanla uğraşmanın caiz olup olmadığını bile sorgular: 

Başlangıçta ben de bu sıkıntıları yaşadım. Çizgi roman çalışmalarını bıraktığım zamanlar oldu. Zaman zaman bilgisine saygı duyduğum ilahiyatçılara bu konuda danışıp görüşler aldım. Ama geçen otuz yıl içinde çizgi romana bakış değişti. 

Abasız bir tebliğ vasıtası olarak gördüğü çizgi romanları için başta ana karakteri Sunguralp olmak üzere onunla iç içe çizdiği Alparslan ile birlikte İslami bir kahramanlar dünyası yaratır. Türklerin Müslüman olduğu ilk yüzyıllarda geçen bu dar evren oldukça Sünni bir evren olarak kurgulanmıştır. Oysa olayların geçtiği yıllar Türkler için İslam’la tanıştığı ilk dönemlerde henüz kalıplaşmamış, kuralları sıkılaşmamış, eklektik bir dini ortam içerisinde geçmektedir; Reha Çamuroğlu Anadolu’ya giriş dönemini şöyle anlatmaktadır: 

Beraberlerinde animizmin, Şamanîliğin, Maniciliğin, Budizmin ve Bâtinîliğin yoğun izleri ile geliyorlar. (Çamuroğlu, 2005:100)  

Elbette kurgu bir sanat eserinin hele baştan kendisine tebliğ gibi bir “yüce” propaganda görevi biçtiyse tarihle oynaması kaçınılmazdır. Bu oynamadan, tarihi yeni baştan yorumlamadan besmele ile ok salan, ‘Zafer İnananlarındır’ naralari atıp “Gaza” peşinde koşan İslam mücahitleri topluluğu portresi ortaya çıkmıştır.  


Böyle mümin-mucahit bir erken Türk-İslam topluluğu kurgusu pek ikna edici ve verimli değildir, sonuçta Alparslan ve dönemi ekseriyetle muhafazakarlar-Islamcilar tarafindan degil milliyetçi-Türkçü ideolojiler tarafından işlenen, kullanılan bir dönemdir. (Hür, 2012) Abasız sonraları Yunus Emre, Fatih Sultan Mehmet, Selahattin Eyyübi gibi daha klasik İslami figürlere yönelmiş, Sunguralp süreklilik sağlayamamıştır. Sunguralp çizerin İslami dünya görüşü ile gençliğinde takip ettiği Karaoğlan, Tarkan gibi Orta Asya kahramanlarının etkisini mezcetmeye; bunların çizerleri Suat Yalaz ve Sezgin Burak’ın çizgilerinin etkisi altında çalıştığı -ama onlarin ustalik seviyesine bir turlu cikamayan- tuhaf bir melez ürün olarak unutulup gitmiştir. 


Bizans ordusunun içerisinde bulunan Peçenek, Kuman, Kıpçak Türklerinin Malazgirt savaşı esnasında saf değiştirme hadisesi tarihi kaynaklarda pek zikredilmeyen, bir ihtimalle anlatıya sonradan eklenen bir unsurdur (Hür, 2012). Dogru olsa bile Abasız bu vakayı albüme dâhil ederken bir de vahim hata yapar; bu Türkler Müslüman olmadığı halde Müslüman Türk karakterler onlara ‘dini dinimize bezemeyenlerle nasıl anlaşabilirsiniz’ diye sorar. (Alparslan) Bu da elbette yaraticinin tum vakayi din merkezli okumasindan kaynaklanmaktadir. 

Kaynaklar: 
Özbey, Murat, (1998), “Türk Kahramanlarını Çizgiye Dönüştüren Adam”, Mizah Kültürü Dergisi, Sayı 5

3 Kasım 2017 Cuma

Altın Saçlı Kahraman

Atatürk’ün 100. Doğum yılına yetiştirilen bir çalışmadır “Altın Saçlı Kahraman”. 80 darbesi öncesinde başlayan çalışma sonucunda “Devlette süreklilik esastır” düsturunca 1981 Ocak ayında darbe ertesinde Kültür Bakanlığınca basılır albüm.

Malkoçoğlu’nun efsanevi yaratıcısı Ayhan Başoğlu Atatürk’ün hayatını doğumundan itibaren ele alır ve İzmir’in kurtarılışına dek o çok bilinen-tekrarlanan hikâyeyi anlatır. Albüm çizgi romana özgü anlatım araçlarından asgari ölçüde yararlanan resimli bir belgesel metin niteliğindedir. Başoğlu aslında yazdığı önsözde böyle bir çalışmanın zorluğunu ve amacını ortaya koymaktadır:

O halde bir sanatçı olarak bana düşen görev, Ata’yı genç nesillere tanıtmaya çalışmak değil miydi? Yani resimli hayat hikâyesini çizmek. Bu bir yerde Türkiye Cumhuriyetinin de hikâyesidir. Çünkü Ata’nın eseri hayatıdır.
Bu gerçeği farkettiğim anda da sırtımdan aşağı soğuk bir ter indi. Bu çok iri bir elmas taşını yontmayı üstlenen bir elmastıraşın korkusu değil miydi? (Başoğlu, 1981:3)

“Yontmak” burada kilit kelimedir, albüm sayfalarında hem tarihten bir hikâye yontulmakta hem de okuyucunun bu mamul tarihe bakışının eğitilmesi –yontulması- amaçlanmaktadır. Resmi tarihin Atatürk’ün hayatından ve Cumhuriyetin kuruluş döneminden seçtiği –bazen yarattığı- kısımlar sayfalar boyunca tekrarlanır, istenmeyen kısımlar kısa geçilir veya hiç yer bulamaz: Mustafa Kemal’in hangi mektebe gideceği hikâyesi, karga kovalama hikâyesi gibi kısımlar anlatılır ama örneğin kardesleri ve kardeslerinin vefatlari gibi netameli konular kendine yer bulamaz. Kanal seferi veya Sarıkamış bozgunu birer panele sığdırılırken Çanakkale zaferi sayfalarca anlatılır. Dönemin hemen bütün önemli hadiselerine şöyle veya böyle değinilirken Ermeni tehciriyle ilgili herhangi bir gönderme bile yoktur.

Mustafa Kemal’in çocukluk hali enteresan bir şekilde resmedilir, vücudu çocuk boyutlarında resmedilirken yüz hatları cocuksuluktan uzak, yetişkin bir insan kadar sert ve ciddidir. 


Büyümüş Mustafa Kemal ise her türlü mimikten - ifadeden arınmış, adeta bir heykel donukluğunda resmedilir. Bu kadar inişli-çıkışlı, heyecanlı ve aksyon dolu bir serüvende çevresindeki herkesin aksine ne gözleri ne de yüz hatları değişmektedir paneller arasında. Bu da onun diğer karakterlerden farkını ortaya koyarak ona adeta doğaüstü bir çehre kazandırmakta ve gercekcilik algisini zedeleyerek çizgi romanlarda kurulan türe özgü atmosferi sekteye uğratmaktadır. Mitik – heykelsi bir Mustafa Kemal çizimi aynı zamanda tarihi-gerçek Mustafa Kemal’i de panellerden uzaklaştırmaktadır.

Bir devrim arifesinde bile Mustafa Kemal’in yüz hatlarında kıpırtı yoktur Başoğlu’nun panellerinde

Kötülerin çizilmesinde ise klişelere sadık kalınır; Arapça öğretmeni Hafız Efendi, Şeyhülislam Dürizade, İpsala Müftüsü, Kör Ali Hoca ya da ajan Fethi gibi “kötü” karakterler çirkin olarak çizilir.

“Kötüler” hep çirkin olur… 

Eser ilginç bir şekilde İzmir’in kurtuluşu ile sonlanır, çalışma adeta yarıda bırakılmış gibidir. Cumhuriyetin kuruluşu ve devrimler aceleye gelmis tek panellik bir son sayfayla özetlenir.

Resmi tarihi tekrar etmekten - bir de resimli olarak tekrar üretmekten ileriye gidemeyen, Mustafa Kemal’i çizerken de dini bir kutsalın etrafında dolaşırcasına oldukça çekingen ve tedirgin davranan albüm bir çizgi roman üstadının elinden çıkmış olmasına rağmen sıkıcı bir ders kitabı havasını bir türlü dağıtamaz, başarısız bir egitim-ogretim eseri olmaktan öteye gidemez. “Gerçek” Mustafa Kemal’i anlamaya çalışmanın ya da resmi tarihle yüzleşmenin henüz konuşulmadığı - moda olmadığı bir dönemde hem de devlet eliyle hazırlanmış olması bu sonucu beklenir kılar.

Hocası Hafız Efendinin küçük Mustafa’ya attığı tokadın resmedildiği panelde Mustafa Kemal’in bulunmaması İslam’da peygamberlerin ya da kutsalların çizilmemesi kurallına yaklaşır. 


Ama devlet bu verdiği ilk çizgi roman siparişinden sonra kendisi için yeni bu propaganda-egitim yöntemini sevecektir; devletin değişik kurumları bundan böyle kendi meşreplerince çizgi roman yayınlamayı sürdürecektir.  

19 Ekim 2017 Perşembe

Deli Balta

İnternette guncel bir-iki "Deli Balta" çizgi romanı güzellemesine rastladım, sanırım memleketin içinden geçtiği siyasi atmosferden ve yukselen Osmanli dalgasindan ziyadesiyle etkilenmiş, objektiflik kaygısı gütmeyen yazılar. Oysa İslamcı cenahın ürettiği-tükettiği diğer popüler kültür eserlerinin yanında çizgi romanları soğukkanlı olarak okumak-eleştirmek günümüzü okumakta da yardımcı olacaktır. Zira popüler kültür alanı diğer işlevlerinin yanında ideolojik savaşların da sahnesidir elbette.
   
80’li yılların başında Türkiye Çocuk şemsiyesi altında yayımlanır Deli Balta; içinde filizlenip serpildiği İhlas yayın grubunun ve de yaratıcısı Gürbüz Azak’ın ideolojileri doğrultusunda yoğun bir Türk-İslam sentezinin bayraktarlığını yapar.

“Osmanlı”, “Türk” ve “Müslüman” kelimeleri çizgi roman boyunca eşanlamlı olarak ve birbirlerinin yerlerine kullanılır; sınır da burada çizilmiştir zaten, tüm kurgu Osmanlı / Türk / Müslüman ve öteki -Avrupalı- üzerinedir. Çizgi roman ikisi arasındaki farkları anlatmak için, yeni nesillere Osmanlının haşmetini aktarmak için kullanılan bir vesiledir sadece. ‘Partal Paşa’ ve ‘Casus’ gibi bir-kaç macera dışında diğer bölümlerde olay örgüsüne bile gerek duymaz Azak, sayfalar Osmanlı ve karşıtı olarak konumlandırılan Avrupalı hakkındaki fikirleri sunmak, okuru eğitmek içindir yalnızca: ‘Osmanlı her derdin en yaman çaresini biliyordu’(Azak, 2005:48), devlet-i ebed müddetti, inanan nesillerle durmadan büyüyecekti. Ordusu ‘dünyanın en büyük ve önünde durulmaz gücüydü’ (Azak, 2006:63), Müslümanlar ise çok akıllı ve zeki idiler. Osmanlı toprakları en rahat yaşanan yerlerdi, çiçekler bile bir başka açardı bu topraklarda; ‘kimse çaresiz değildi’(Azak, 2005:26) ve kurtlar bile açlıktan ölmezdi.

Osmanlı-Türk kimliği yüceltilirken bir propaganda metodu olarak düşmanın şeytanileştirilmesi unutulmaz: Avrupalı tembeldi, Osmanlıdan çalışkanlığı ve dürüstlüğü öğrenmesi gerekiyordu; ‘kendilerini hapsettikleri şehirlerde insanlar hastalık ve pislikten kırılıyordu’(Azak, 2005:67). ‘Türklerden korkmak için durmadan bahane üretirler’(Azak, 2005:141) ama fırsat bulduklarında onlara zulmetmekten geri kalmazlardı.

Karikaturlesmis “Ötekiler” sürekli plan yapar Müslüman kanı dökmek için (Voyvoda)


Bu ayrım esnasında Osmanlı devleti içinde yaşayan Müslüman olmayan şüpheli kesimler ise ‘öteki’ tarafta yer alır:

“Osmanlı devleti içindeki yabancılar zaman zaman planlar kuruyor, Türkleri korkutup, köylerden kaçırmak için garip şeyler yapıyorlardı.” (Azak, 2006:226)

Dusmanlar fiziksel olarak da cirkinlestirilirken sadece ihtida etmiş veya 
ilerleyen sayfalarda edecek olan gayrımüslümler “güzel” çizilir 
-adeta yuzlerine nur iner- (Baba ile Oğul)

İşte bu denli şiddetli bir biçimde zıtların karşıtlığı esasına dayanarak inşa edilmiş kurguda elbette Osmanlı “fetihleri” bir işgal değil aslında altın gibi bir medeniyetle tanışmaydı; işgale uğrayanların insanlıklarını hatırlaması, adaletle tanışmaları demekti. “Altın Gülle” isimli bölümde Deli Balta ve arkadaşları verilen görev üzerine alınması kararlaştırılan bir şehrin meydanına top atışıyla som altından bir gülle gönderirler. Herkes bunun anlamını çözmeye çalışırken yaşlı biri olayı aydınlatır:

“Türkler hep böyledir... Şehirleri almadan önce böyle bir altın gülleyi hediye gönderirler. Sevinin! Gerçek medeniyeti yakında göreceksiniz!” (Azak, 2005:71)

Tüm dünya Osmanlı’nın oyun alanıdır; Açe’den Frenk illerine 
dek uzanan devasa bir coğrafyada süren maceralarda Deli Balta Atlas 
okyanusunda, kutuplarda bile korsanlara aman vermez: 
“Her yerde Osmanlı! Yeter Be!” (Uzun Yolculuk)

Sayfalar boyu tekrarlanan tüm bu fikirlerin yanı sıra Osmanlı’da kılıç yapımı, güreşin incelikleri, Osmanlı okçusunun sırları gibi pratik “tarihi bilgiler” de birbirini kovalar. Diğer kılıçlı kahramanlarda rastlanmayan paneller vardır Deli Balta’da: karakterler abdest alır, coşkuyla namaz kılar, dua eder. İslami hayat, düşünce ön plandadır ama Türk olmanın önemi unutulmamıştır. Türkler İslam’ın hamisi, direği, koruyucusudur. Büyücü Komano gibi düşmanlar da bunun farkındadır:

“Unutmayın! Türkler yılarsa Müslümanlar çözülür. O yüzden Türkleri yormak zorundayız.” (Azak, 2006:186)

Kurucu ideolojinin dayattığı resmi tarihe karşı çıkarak yazılan ama kendi tabularını oluşturan bir Türk-İslam “resmi” tarihine yaslar sırtını. Ve bu tarih yorumu Azak’ın sadece geçmiş için bir “Altın Çağ” tasavvuru değil aynı zamanda bir gelecek tahayyülüdür: her yerde eli kolu olan, her şeyden haberdar olan, güçlü, hâkim bir devlet ve bu güçten gurur duyan, ancak gerektiğinde bildirildiği kadarını bilen ve devletini böyle kabul eden-seven bir halk (Ne kadar da bugünün Türkiye’si ile örtüşmekte). 

Devlet güçlüdür, her yerdedir; bundan ancak gurur duyulması gerekir. (Bu Nasıl Dövüş)

Aslında Deli Balta, Azak’ın kendine has, kimi karelerde oldukça etkili olabilen çizim üslubu (kendine has uslubu olan bir ressamdir halbuki) ve bazıları bir macera çizgi romanı için oldukça enteresan olabilecek karakterler (Partal Paşa, Kemankeş Dayıbey, Büyücü Komano gibi) sayesinde başarılı sayılabilecek bir çizgi roman olma şansı varken bu fırsatı ideoloji uğruna oldukça kolay harcar. Çünkü esas amaç bir çizgi roman yaratmak değil çizgi romanı, bayraktarlığı yapılan görüşün eğitim-propaganda aracı olarak kullanmaktır; bunu yaparken sürükleyici bir hikâye kurmak zahmetine bile girmeden paneller boyu süren endoktrinasyon, nadiren var olan kurguların zayıflığı, karikatürden öteye geçemeyen kötü adamlar bıktırıcı bir okuma oluşturur. Öte yandan Azak’ın kendini sık sık tekrar eden çizgileri, basitçe geçiştirilen birçok panel (ustteki cop adamlar gibi) çizginin kalitesini de aşağı çeker.

Çizgi romanı dolaylı bir propaganda medyumu olarak kullanmaktan en sonunda Azak da sıkılır ki Deli Balta’yı tamamen bırakıp fikirlerini daha doğrudan neşretmek amacıyla köşe yazarlığına geçer ve aynı görüşleri uzun süre Türkiye gazetesindeki Dürbün isimli köşesinde kaleme alır:  

“TÜRK deniverdiğinde şu bizim Avrupalı’nın yüreği ağzına gelir. Çünki AB ülkelerinin tamamı Türk’ün köteğini fena yemiştir. Şuur altlarında bu üstüste yenilen köteklerin hiç çıkmayan izleri vardır.
İyi de, bizler ha bire saldıran mıydık? Yerli yersiz kırıp döken vahşi Vandallar mıydık? Hayır.
Avrupa’da giriştiğimiz her savaş Osmanlı’ya karşı hazırlanan tuzakları, hayınlıkları, kıyımları önleme gayretidir, savunuştur. Bir mecburiyettir.”[1]

Sonuç olarak Deli Balta ne ayni mecrada yayinlanan ornegin Hizir Bey gibi başarılı bir çizgi roman olabilir ne de uzun soluklu olabilir. Türkiye Gazetesi grubunun devam eden desteği ile radyo oyunu ve televizyon dizisi olarak diğer popüler kültür alanlarında devam ettirir hayatını ve propagandasini. İslami popüler kültürde ismini-izini bırakır.






[1] Gürbüz Azak, Dürbün, “Türk korkusu bir türlü bitmiyor”, Türkiye Gazetesi, 03 Ocak 2002

11 Ekim 2017 Çarşamba

Zagor'un Detaylari

Cok iyi bir Fumetti okuyucusu degilim, ama gorebildigim kadari ile Fumettilerin bir kisminda yaraticilarinin (hem cizer hem yazarlarin) bir BD (Bande Dessinee) albumundeki kadar olmasa da entellektuel cabalari ve emekleri var. Bir BD albumu kadar yogun bir caba beklemek adil ve gercekci degil zaten zira uretim-tuketim donguleri cok farkli. Senede bir defa cikan bir BD albumunde elbette cok daha fazla emek-arastirma olmasi gayet normal. Ote yandan hizli tuketim-talep uzerine kurulmus, her ay sayfalarca uretim bekleyen Italyan piyasasi bu kadar sabirli olamaz.

Yine de bazi enteresan detaylar gormek mumkun:

Zagor'un "Koydeki Gizem" macerasi Moldavya'dan Amerika'ya goc etmis ilk gocmenlerin basindan gecenleri anlatan bir hikaye. Kendilerinden hemen once gelenlerin kurdugu koydeki klisenin mimari detaylarindan (bir Ortodoks klisesi) koyun klise etrafinda kurgulanmis olmasina (post-endustriyel bati toplumlarindan en dindari olan Amerika'nin dindarlik nedenlerinden biri de tum ilk gocmen topluluklarinin etnisiteleriyle beraber kulturel kaygilarla dine sarilmasidir; genel bir sosyoloijik kural olarak gocmenler dindarlasirlar) pek cok detay Zagor'un hizli temposuna yedirilmis durumda.  


Her ne kadar ilk Romanya'li gocmenler Amerika'ya Zagor'un yasadigi dusunulen tarih diliminden sonra gelmis olsa da gocmenlerin bahsettigi savaslarin Osmanli-Rus savaslari olmasi cok muhtemel. Osmanli-Rus tepismesinden kacip Darkwood Ormanlarina gelmek de buyuk bahtsizlik olmali :) 


Hikayenin bu detaylari icin kucuk bir arastirma yapildigi asikar, peki ayni caba ceviri sirasinda gosterilmis mi?




Zannetmiyorum : Gocmenlerin yola ciktiklari sehrin adi Italyanca'si ile aynen korunmus ceviride. Lakin biraz arastirinca bunun "Kostence" oldugunu gormek mumkun. 



8 Ekim 2017 Pazar

Wonder Woman Osmanli'ya karsi mi?

Wonder Woman'i -DC dunyasinin fani- olmadigimdan gecikmeli olarak ancak izleyebildim. Filmi ve ozellikle Gal Gadot'u begendigimi soyleyebilirim. Diger DC karakterleri TV ve Beyaz Perdede sikca yer almasina ragmen WW uzun suredir bu sansi yakalayamiyordu. Gadot bu sansi iyi degerlendirmise benziyor. 

Filmin detaylarina girmeden, spoiler vermeden bize bakan iki noktaya deginmek istiyorum; filmin haberleri TR'de 'WW Osmanli'ya karsi' basliklari ile bir kac sitede yer bulmus. Dikkat cekmek icin yakistirilan haksiz-sansasyonel bir manset elbette. Osmanli'ya atiflar olsa da WW'in savastiklari genel olarak Almanlar. 

Amerikan super kahramanlarinin orjin hikayesi Golden Age'den dolayi (1930-50 arasi) aslinda 2. Dunya savasi ile baslar. Kaptan Amerikan'nin Hitler'e attigi yumrugu resmeden kareyi hepiniz gormussunuzdur. Bu hem cizgi romanlarin dogus donemi hem de savasacak 'pure evil' bir dusmanin varligi yuzunden oldukca gecer bir akce idi (Hitler'in sayisiz super kahraman tarafindan yumruklanmasina kim ne diyebilir ki).  

Lakin WW icin orjin hikayesi cok daha tartismali olan 1.Dunya savasina cekilmis. Bu yuzden Osmanli'ya dokunmasi normal; filmde bazi karelerde Osmanli bayragi goruluyor, Osmanli askerlerine referans yapiliyor:




Daha da onemli-enteresan olan ise filmde ele gecirilen Dr. Poison'in not defteri. Kriptologlar Ingiliz 
komutanlarina defterdeki notlarin iki dille yazilmis oldugunu ama birakin okumayi dillerin ne oldugunu tespit edemediklerini soyluyorlar. Ve tabi bu is WW'a dusuyor. 




Cizgi Romanda -ve uyarlanan filmde- ne kadar mantik aranmali baska bir tartisma ama burasi enteresan zira dillerden biri Osmanli Turkcesi. Ingilizler savasta olduklari Osmanlinin alfabesini elbette taniyorlardi, kriptograflarin okumasi da pek tabi ki mumkundu. 

Ikinci dil ise Sumerce, bunun okunamamasini anlamak mumkun belki ama hengi dil oldugunun tespit edilememesi yine tuhaf zira Sumerceyi tespit edenler, uzerinde calisip cozenler yine agirlikli olarak Ingiliz ve Alman oryantalistler. (Daha da 'geek' bir detay istiyorsaniz kimya formulerinin yasayan /cagdas bir dil olan Osmanlica ile yazilabilmesinin kolay oldugu ama primitif ve olu bir dil olan Sumerce ile bu isin nasil basarildigina dair tartismalar bile var internette:) ) 

WW'in ikisini de nasil okuyabildigine ise hic girmeyelim :)