Suat Yalaz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Suat Yalaz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Şubat 2020 Cumartesi

Kebir 2

Elime gecen ikinci bir Kebir cildi ; 1973 tarihli 24 nolu sayi. Bagan Tigin isimli macerayi icermekte ; macera 84. sayfada sona ererken cilt yine ek kisa cizgi romanlar ve bazi ansiklopedik bilgiler-illustrasyonlarla 130 sayfaya tamamlanmis. 



Karaoglan'in konuk oldugu arkadasi Ozmus beyin oglu Bagan Tigin ve arkadaslarinin Hintli esirler tarafindan kacirilmasi ve Karaoglan'in peslerine dusmesini konu aliyor hikaye. Aslinda biraz daha cocuklara odaklansa ve dogru duzgun bir cografya verilebilse guzel olabilecekken oldukca dagilan kisa bir Karaoglan hikayesi. Esirlerin Bati Hint kiyilarindan kactiktan sonra Cinli bir uc beyligine gecmeleri oradan Arabistana uzanan sacma bir cografya sozkonusu. Karaoglan tek macerada hem hintlileri hem cinlileri hem de araplari darmaduman etmekte. 

Hikaye A. Muhtar Yavasca ismiyle bilinen seriden aynen aktarilmis (60'larin sonu 70'lerin basi). Guzel bir ic kapak kolaji varken bunun yerine yeni bir kolaj bir ic kapak tercih edilmis. 



Bunun disinda sadece orta sayfalara denk gelen iki sayfalik paneller Fransa'daki tek sayfalik formata uydurabilmek icin bolunmus, ek kisimlar cizilmis, hikaye bir-kac sayfa uzamis. 





Son olarak bir de internette gordugum kopya var ki kesinlikle Suat Yalaz'in elinden cikmadigi belli. Hem cizimler hem de Karaoglan'in bir grup cuceyle bogusmasi gibi ilginc ogeler bunun Yalaz'in bir yerde bahsettigi golge Italyan ressamlarin elinden cikmis bir Kebir macerasi oldugunu gostermekte. "Kanon"dan olmayan boyle hikayeleri de okumak ilginc olabilir. 





2 Şubat 2020 Pazar

Kebir

Karaoglan'in Fransa'daki yayinlanma hikayesi okurlari tarafindan bilinen bir hikaye; ama simdiye dek bu yayinlardan birini gorme firsatim olmamisti.




Sonunda -ebay sagolsun- elime Fransa'dan bir nusha gecti; oncelikle bekledigimden oldukca kucuk boyutta bir cizgi roman. Aliskin oldugumuz BD buyuk albumleri gibi degil oldukca kucuk cep boy bir cizgi roman. 1973 tarihli ve 22. sayi.

100 sayfayi asan hacminde sadece ilk 87 sayfasinda Karoglan var, sonrasinda kimi sayfalar iki ayri cizgi romanla kimi sayfalar da bazi ansiklopedik metinlerle doldurulmus. 


Ayni yillarda Fransda yayinlanan  Ken Parker'a icerik ve boyut olarak benziyor. Onda da asil cizgi roman disinda dolgu cizgi romanlar ve bilgi metinleri var; bu kucuk boy yayin Fransa'da buyuk yayinevlerinin buyuk albumleri disinda o donem yaygin bir yayin stili olmali. 




Kapagin Yalaz elinden cikmadigi belli, icerik ise bildigimiz Karaoglan'in yeniden duzenlenmesi. Kebir Yalaz'in soyledigine gore Aksam gazatesinde yayinlanan materyaller kullanrak hazirlanmis ama anladigim kadariyla son sayilara dogru yayinci hayalet cizerlerle yeni maceralar da yaratmis. 





18 Eylül 2018 Salı

Iki Halid bin Velid

Suat Yalaz ustanin Gunes gazetesi icin hazirladigi bir dizi Islam tarihi cizgi romani vardir, bunlardan birisi de Halid Bin Veild'in hayat hikayesidir. Yalaz siparis olarak aldigi Islam tarihi islerini maharetli elleriyle resimler, Halid Bin Velid albumu de ustanin bunca yillik Karaoglan deneyimlerinden firlamis savas sahneleriyle bezeli oldukca kaliteli bir yapittir. 

Yalaz'in harika kareleri

Yillar sonra ise Osmanli Kitabevi ismiyle (Murat Sevinc imzasiyla) yayinlanin bir baska Halid Bin Velid cizgi romaninin dijital kopyasina rastladim, kim neden zaten Turk Cizgi romanciliginin sayili ustalarindan biri tarafindan resimlenmis bir hikayeyi tekrar anlatmak istesin ki diye dusunmeye kalmadan cevap kendini yayinevinin adinda ve onsozunde belli etti: 

"Musluman cocuklara ve musluman genclere zaman oldurtmekten baska bir ise yaramayan Amerika damgali romanlar yerine simdi kendi kahramanlarimizin romanlarini okuyacaksiniz." 

Klasik bir sekuler Cumhuriyet yazar-cizer kusagina mensup Yalaz'in "asiri" objektif, disardan bakan, tarihi anlatiya mumkun mertebe sadik hikayesi yeterli bulunmamis olacakti ki boyle bir propaganda isine girisilmis, hikaye yeniden cizilmisti. Gercekten albumler yanyana okununca aktarilan, on plana cikartilan ve kimi zaman atlanan vakalar, disaridan ve iceriden bakmalar kendini hemen belli ediyordu; bir-kac ornek verelim: 

Nasil ve neden oldugu tartismali olsa da Halid Bin Velid'in savaslarinda anlatilagelen "esir oldurme" vakasi Yalaz'da yer alirken bu olay Osmanli Yayinevi albumunde tamamen atlanmistir:  



Peygamberin olumunden sonraki cekismeler-kargasalik Yalaz'in albumunde yer alirken  Osmanli Yayinevi albumunde boyle birsey olmamis gibidir; Ebubekir kolayca halife olur: 




Osmanli Yayinevi albumunde Halid zehir icerek adeta bir keramet gosterirken Yalaz'in albumunde boyle normal-otesi bir vaka elbette yoktur: 



Son olarak Halid'in Omer donemindeki azledilmeleri, bunca zaferine, baskomutanligina ragmen vali olarak bile kalamamasi Osmanli Yayinevi albumunde yumusakca gecistirilirken Yalaz'da tum ciplakligiyla anlatilir hatta bu cekisme Halid'in kahirdan olumune neden olmustur. 




Son olarak Osmanli yayinevi onsuzune soyle devam etmektedir: 

"Bizim cizgi romanlarimizda uydurma ve hayal mahsulu olaylar yok... Ne okuyorsaniz bu okudugunuz olaylar ayni ile yasanmis hadiselerdir." 
Elbette burada kastedilen bir kurgu olarak Amerikan super kahramanlarinin karsisina musluman cocuk ve genc icin konmus kurgu olmayan Islami kahramanlarin hayat hikayeleridir. Lakin yukaridaki orneklerle gordugumuz uzere (bunlari cogaltmak mumkun) atlanan veya eklenen detaylar, on plana cikartilanlarla aslinda yine de -ideolojik bir amac ugruna- gunun sonunda bir kurgu olusturulmakta, bir propaganda yapilmaktadir. 


12 Ağustos 2018 Pazar

Karaoglan ve Gokturkce

Karaoglan "Cengiz'in Gazabi" guzel bir maceradir; Karaoglan'in resmi olarak gorevlendirildigi turden (bu sefer Cengiz tarafindan) seruvenlerden biridir. Ipek yolundaki kervanlara yapilan baskinlari, yagmalari arastirma icin vazifelendirilmistir. Siradan baslayan macera hizli bir tempoyla dallanir budaklanir, surprizleriyle, arka fonundaki tarihi hikayeyle birlikte guzel ve hizli akan bir macerada bulur okur kendini.

Fakat maceranin basinda macerayla hic ilgisi olmayan oldukca didaktik bir girizgah vardir: Bayirgulu bir kese para calmistir ama bu sefer Karaoglan kizmaz zira bunlar onun 'ilgilenmeye' basladigi Gokturk paralaridir. Sonra Balabanla beraber Gokturk yazitlarinin bulundugu yere giderler, Karaoglan yazitlari okur, Balabana'a -ve de dolayisiyla okura- turlu hikmetli ogutler verir.

Bu 3-5 sayfalik girizgah oldukca siradisi; soyle ki Karaoglan maceralarinda 'milliyetcilik' didaktik bir unsur olarak yer aldigi zaman  genel olarak maceranin icindedir; akisa yedirilmistir. Bazen cidden goze batan boyutlara ulasir,  bazen bir iki tiradla kalir. Ama bu sekilde ayri-yogun bir bolum olarak ele alindigini pek hatirlamiyorum. 

Bolumde ilgimi ceken 3 nokta sunar Yalaz Karaoglan uzerinden; bunlar elbette birer kurgudur ama ne kadari olasidir; 12.-13. yuzyilda bolgede yasayanlar icin ne kadar anlamlidir  diye merak ettim:

  • Paralar : Ilki Bayirgulu'nun elinin uzunlugu sayesinde yuruttugu Gokturk paralarindaki alfabe; Karaoglan bunlar sayesinde Turk yazitlarini okumanin kolaylasacagini belirtip heyecanlanmistir: 



Anladigim kadari ile Gokturk paralari uzerinde su ana dek bulunmus Orhun alfabeyle yazili bir metin cok az; sadece bir-iki isaret seklinde. Genelde eldeki paralardaki yazilar Sogdian (Irani bir dil) alfabesi ile yazilmis. Yani Orhun yazitlarini sokmek icin paralarin pek bir faydasi olamaz.

  • Yazitlarin yerinin bulunmasi : Karaoglan'in yazitlerin yerini bilmesi de ilginc bir nokta. 

Yazitlar 19. yuzyilda kesfedilmistir hep ogretildigimiz gibi, ama peki daha once biliniyor muydu varliklari? Cengiz Han'in tarihcisi Cüveyni’nin ve bir kac tarihcinin daha donemlerinde (12.-13. yuzyil) bu yazitlardan bahsettikleri anlasiliyor. Tarihin daha sonraki donemlerinde varliklari unutulmus olmali. Oyleyse  Karaoglan'in yazitlarin yerini bilmesi imkansiz degil.
  • Okunmalari : En netameli konu ise bunlarin okunmasi, zira yazitlar Vilhelm Thomsen tarafindan 1893 gibi gec bir tarihde cozuldu, alfabe 12.-13. yuzyilda coktan unutulmustu. 


Yani Yalaz aslinda eli kilicli maceraci-genc bir kahramanin omuzlarina bir Filolog-Turkolog olma gibi oldukca agir bir yuk yukleyerek oldukca yapay bir durum yaratmis. Asil amaci belli ki buradan cikarilan hikmetli dersler ile maceranin sonundaki iki 'Turk' devlerinin kavgasina atif yapmak ama cok da ikna edici durmuyor elbette.

https://en.wikipedia.org/wiki/Old_Turkic_alphabet

31 Temmuz 2018 Salı

Kaplanlar

Cizgi Roman kahramanlarinin cesitli yirtici hayvanlarla karsilasmasi kahraman anlati geleneginin bir devami, uzantisi aslinda. Herkul'den Samson'a her turlu anlatimizda, mitolojik hikayelerimizde yarattigimiz kahramanlar kendilerini ispat edebilmek icin muhakkak hayali veya gercek yirtici bir hayvanla, bir "canavar"la karsilasmistir. Anlatilarin arkaik modelini, izini de Gilgamis'in canavarlarla mucadelelerine kadar surmek mumkun. Bunun temelinde de hem insanoglunun dogadan henuz yalitilmadigi arkaik donemlerde bu hayvanlarla sikca karsilastigi rekabetin-mucadelenin izdusumu hem de vahsi doganin sakladigi gizemlerden duyulan korku & heyecan yatmakta.

Bu baglamda kaplan yasayan en buyuk yirticilardan olarak hemen hemen her cizgi romanda kahramanlarin  karsilasabilecegi bir rakip, asagida sadece bir-kaci derlenmis durumda:  

En Kolay Karsilasma :

Elbette ne kadar guclu olurlarsa olsunlar Super-guclu kahramanlar icin kaplanlar cok birsey ifade etmez, sadece mizah unsuru olabilirler: Uderzo - Asterix and the Magic Carpet (1987) ve Peyo - The Twelve Tasks of Benoît Brisefer (1966) :






En Sacma Karsilasma :

Tenten'in henuz sevdigimiz-bildigimiz en popular albumlerinden once daha hangi dogrultuda olgunlasacaginin-geliseceginin belli olmadigi erken donem albumlerindedir bu karsilasma. Aslinda simdi baktigimizda Tenten'e yakismayan absurdlukte bir 'gag' bir kaplana deli gomlegi giydirebilmek: Tenten - Cigars of the Pharaoh (1934)


En Siradan Karsilasma:

Uzaylilardan Yetiye kadar turlu dusmanla savasan Zagor icin elbette en kolay rakiplerden biridir bir-kac kaplan. Neyse ki sonrasinda olaylar daha fantastik bir dogrultuda gelisir:



Yerli kahramanlarimza da goz atmakta fayda var:

En Etimolojik Karsilasma:

Cesitli Karaoglan maceralarinda kaplanlar zaten vardir ama benim enteresan buldugum asagidaki kisim, aslinda bir kaplan olmayan "kara-kaplan" (Acuna Bedel Ogul):



Yalaz neden kaplan sozcugunu kullanmis olabilir? Aklima gelen tek olasilik kelimeyi Oz-Turkce kabul ettigi icin "panter" ya da "leopar" kelimesi yerine bunu kullanmis olabilecegidir. Karaoglan'da sikca kullanilan Acun, Albiz, Tamu gibi kelimlerle yaptigi gibi daha otantik bir tad yakalayabilmek icin kullanilmis olabilir. Halbuki bu hayvan icin cok eskiden beri Turkce'de kullanilagelen oldukca guzel bir kelimemiz var zaten  : "Pars".


En Fantastik Karsilasma:

Elbette en tartismasiz fantastik yerli karsilasma Hizir Bey'in Rusya macerasidir. Talat Gureli  Osmanli tarihine sigmayan maceraci kalemiyle Hizir Bey'in karsisina kilic-disli bir kaplan cikarir.



Meraklisi icin Pars kelimesinin kokeni ve yuzyilladir Turkce'de kullanimi: 
http://www.nisanyansozluk.com/?k=pars

14 Temmuz 2018 Cumartesi

Suat Yalaz'dan Yakın Tarih - 2

Suat Yalaz'in yakin tarih cizgi romanlarindan bahsetmistik; devam edelim: 

Seri “Atatürk’e Suikastlar” albümü ile devam eder.  Yine 92 yılında önce Sabah gazetesinde yayımlanır eser, 1993 yılında da albüm olarak basılır. Atatürk’ün hayatının değişik dönemlerinde karşılaştığı suikast teşebbüslerini kronolojik olarak ele alır Yalaz ama asıl odak noktası elbette bunların en önemlisi olarak görülen İzmir suikastıdır. Yalaz albümün girişinde kaleme aldığı ‘Gerekçe’ yazısında “Atatürkçü” olduğunu, günün modası olan “ATATÜRK’e çamur atma” atmosferinde İzmir suikastını ele almanın yürek istediğini söyler ve konuyla ilgili yargısını en başta belirtir: 
sanki bir İHTİLAL, DEVRİM yapılmamış da... İstiklal Mahkemeleri durup dururken kurulmuş da... yüzbinlerce... ikiyüzbinlerce vatan evladı sanki hiç yoluna şehit olmuş gibi... İzmir Suikasti Davası’na biraz çarpık, oldukça yamuk bakmışızdır (Yalaz, 1993:5) 
Davada büyük haksızlıklar olduğu kulağına çalınsa da Yalaz’ın görüşü bunları tamamen reddetmek değilse de DEVRİM koşulları ile meşrulaştırmaktır; ona göre DEVRİM esnasında bu gibi mahkemeler ve haksızlıklar normaldir. Albümün önsözünü yazan Kılıç Ali’nin oğlu Altemur Kılıç da bu görüşü desteklemektedir:

Babam hayatta iken, sorduğumda, o günün koşulları içinde Cavit Bey hakkındaki hükmün kaçınılmaz olduğunu söylemiş, fakat “Cavit Bey çok değerli bir insandı. Yazık oldu!” demişti. (Yalaz, 1993:3)

Yalaz’a göre asıl hadise İttihad ve Terakki Cemiyeti yeniden canlandırılmaya çalışılmış bu olmayınca Terakkiperver Fırka kurulmuş olmasıdır. Amaç ‘9 ilkeli parti programıyla Mustafa Kemal Paşa’nın 6 oklu Halk Fırkası’nı ezmek’tir (Yalaz, 1993:106). Oysa aynı tarih kesitini bambaşka bir gözle okumak pekâlâ mümkündür: Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın lider kadrosu Kazım Karabekir, Ali Fuat Cebesoy, Rauf Orbay ve Refet Bele gibi aynı zamanda Milli Mücadele’nin de Atatürk dışında kalan en önemli isimleridir. Parti programı “gerici” olmaktan ziyade örneğin Erik Zürcher’e göre ‘içinde belirgin bir Batı Avrupa çeşnisi taşıyan bir liberalizm programı’dır.  Süreç, 1925 Martında çıkarılan Takrir-i Sükûn ile muhalif basının susturulması, aynı yılın Haziran ayında da partinin kapatılması zincirinin son halkasıdır. (Koçak, 1989:104) Kurulan devletin rejim sınırları çerçevesinde kalıp da kaliteli bir dil düzeyli bir muhalefet geliştirebilecek şehirli, eğitimli ve elit çevrenin belinin kırılması, arta kalanların siyasete küsmeleri veya küstürülmeleri, köşelerine çekilmeleri, yurt dışına kaçmaları ya da pes edip zamanla iktidara eklemlenmeleri sonucunu doğurmuştur. Ve bu sürecin nihaiyi sonucu muhalefetsiz bir tek parti yönetimi ertesinde askeri darbelerle bezeli bugün bile rayına oturmayan siyaset kültürümüz, sürekli sancılar çeken çok partili hayatımızdır. 

Diger seneryonun olasi olup olmadigini kestirmek elbette guc ama bence albumun eksigi Yalaz'in bunu tartismamasidir; olayları sadece kişisel haksızlıklar seviyesinde değerlendirmekte, ‘kurunun yanında yaşın da yanması’ olarak geçiştirmektedir. 

Neden muhalif bir parti? Hem de birlik beraberliğe en çok ihtiyacımız olduğu zamanlarda... “O zamanlar” bir daha hiç bitmez.



Son albümde ise yine oldukça tartışmalı bir ismi konu edilmiştir: “Topal Osman Ağa”. Osman Ağa özellikle Trabzon Milletvekili Ali Şükrü'nün öldürülmesi hadisesi yüzünden Kemalist-Atatürkçü yazarlar tarafından bile tümüyle sahiplenilmez; örneğin Toktamış Ateş kendisinden savaşlarda büyük yararlılıklar göstermiş ama son noktada hata yapmış biri olarak bahseder:

...onurlu ve pırıl pırıl bir yaşamı, inanılmaz bir biçimde noktalanan, "zaafları" aklının önüne geçen bir insandır. Gerçekten çok yazık...
"Türk Devrim Tarihi" derslerimde, Topal Osman'dan elbette söz eder ve Çerkez Ethem'le birlikte; insanların yükseldikleri noktalarda uğradıkları, "Ben neymişim..." hastalığının, acı veren örneklerinden biri olarak adını anarım. Fakat bundan bir süre önce, Sayın Tansu Çiller başbakanken, Giresun'a bir "Topal Osman Üniversitesi" vadetmesi, doğrusu canımı çok sıkmıştı.
Yazdığım bir yazıda, "Giresun'un yetiştirdiği başka adam kalmadı da mı, üniversitelerine Topal Osman adını verecekler?" sorusunu sormuştum (Toktamış, 2006)

Aralarındaki sınırların bulanıklaştığı eşkıya – kahraman ayrımı eski bir tartışmadır ve tarihteki pek çok kişiye uyarlanabilir. Aynı aktör, tarihin yazılmasına ve okuyanların durduğu ideolojik yere bağlı olarak aynı anda hem eşkıya hem de kahraman olarak algılanabilir. Yalaz da albümle milliyetçilik dozajını iyice arttırmış ve Topal Osman’ı hayatının çeşitli duraklarını tartıştıktan sonra kahraman mertebesinde karar kılmıştır. 


Önce çocukluğundaki gözüpekliği ve cesareti anlatılır. Gençliğinde ‘Rumlar gibi ben de az çalışıp çok kazanmanın yolunu bulmalıyım!’(Yalaz, 1998:40) diyen Osman ‘Robin Hood’vari bir tütün kaçakçılığı macerasına atılır. Rumların subaşlarını tuttukları, durmadan –ve çalışmadan- zenginleştikleri gerçeği(!) daha sonra olacak hadiselere okuyucuyu hazırlar ve Yalaz benzeri ‘meşrulaştırma’ ifadelerini çizgi roman boyunca kullanmaya devam eder: 

Rum’ların faytonlarına binerek Ermeni hanlarında konaklayarak (Arabalar, hanlar, dükkânlar, Rum ve Ermeni’lerin elindeydi) (Yalaz, 1998:105) 

Çeşitli cephelerdeki kahramanlıklarından sonra Ermeni Tehcirindeki rolü önemsizleştirilir ve tarihi koşullara bağlanır: ‘...Onların Müslüman halka yaptıklarının yanında benim yaptıklarım hiç kalır! Ermeni tehcirinde devlete yardımcı oldum diye aynı devletin divan-ı harbi beni idam cezasıyla aramaya başladı’(Yalaz, 1998:28) Pontus Rum çeteleriyle giriştiği mücadele sırasındaki uygulamaları çizgi roman boyunca anlatılsa, ima edilse bile bunların ya abartıldığı ya da yine şartlar yüzünden mecburen yapıldığı gösterilir; örneğin 4 Pontus’çu çeteciyi diri diri yakma hikayesi bile ‘Osman Ağa’yı çılgına çeviren en büyük neden bu 4 Pontus’çu hainin çocukluk arkadaşları olmalarıymış!’ (Yalaz, 1998:128) cümlesiyle yumuşatılır, gerekçelendirilir. 

Osman Ağa’nın bu ele avuca sığmaz enerjisi Mustafa Kemal’le yolları kesişince bir amaca yönelmiş gözükür ama hala başına buyruktur. Ankara’ya gelirken yol boyunca yaptıkları disiplinsiz olsa da cezalandırmadır yalnızca sonuç olarak; Koçgiri isyanının bastırılmasında kullanılan yöntemlere ise değinmez Yalaz, önemli olan alınan neticedir: ‘Osman Ağa’nın birlikleri Nisan ayı boyunca sayısız çatışmaya katılmış, asilere büyük kayıplar verdirmişti. Bölgede Mayıs ayı sonuna kadar kalarak devlet düzeninin yeniden kurulmasında büyük rol oynamıştı.’ (Yalaz, 1998:110)

Oysa Koçgiri isyanının bastırılması, bölgede “devlet düzeninin yeniden kurulması” o kadar da kolay olmamıştır bazı tarihçilere göre:

Koçgiri Kürt isyanını bastırırken öyle zalimane yöntemlere başvurur ki, Meclis’te büyük tartışmalar yaşanır. Topal Osman sadece isyancı Kürtleri değil, Suşehri, Koyulhisar, Reşadiye, Niksar ve Erbaa’daki Ermeni ve Rumları da öte dünyaya havale etmiştir. (Ahmet Emin Yalman’ın Topal Osman’la Mülakatı, Vakit, 19.2.1922) 

Ali Şükrü Bey cinayetini ise Osman Ağa için sonun başlangıcı olmuştur; Ayşe Hür’e göre birçok şüpheli nokta ve soru işareti vardır süreçte: 

Olayın arkasında kim vardır sorusu o günlerde herkesi meşgul etmiştir. Mustafa Kemal’in neden İstasyon’daki eve geçtiği, Topal Osman’ın neden Çankaya Köşkü’nü talan ettiği, yaralı halde yakalandığı halde neden kafasının hemen kesilip gömüldüğü gibi konular şüphe çekmiştir. İlginçtir, hemen her konuda bir şeyler söyleyen Mustafa Kemal, bu konuda suskunluğunu korumuştur. Ali Fuat Cebesoy Mustafa Kemal’in Topal Osman’ın ‘tepelenmesi’ sırasında sessiz kalışını biraz imalı biçimde anlatır. (Siyasi Hatıralar) O dönemde TBMM zabıt katibi olan Mahir İz Yılların İzi adlı anı kitabında hem Ali Şükrü Bey’in yıpratıcı muhalefetinden hem de artık hizmetine lüzum kalmayan Topal Osman çetesinden kurtulmak için bir taşla iki kuş vurulduğunu söyler. 

Yalaz bu eleştirilerden, iddialardan bazılarını ele alır ve kendince mantıki cevaplar geliştirir. Yalaz’a göre olayın Atatürk’le bir ilgisi yoktur. Osman Ağa kendi başına hareket etmiş ve iyilik yapıyorum diye bir “cahillik” etmiştir. Mustafa Kemal de bir ikilemde kalmış, hazin bulsa da Osman Ağa’yı feda etmek zorunda kalmıştır. Çankaya baskını ise Topal Osman’ın yardım arayışıdır sadece. Eğer planlayıcı Gazi Paşa olsaydı ‘Öyle bir planlı yapar ki bu işe şeytan bile parmak ısırır’. (Yalaz, 1998:156) Velev ki yapmış ve bir taşla iki kuş vurulmuş olsun verilen bunca şehitten sonra Yalaz’ın cevabı hazırdır: ‘iki vatan evladının daha ihtilalin selameti, milletin geleceği için şehit olmasını uygun görmüşse ne diye kıyamet koparıyoruz ki!’ (Yalaz, 1998:158)   

Sonuç olarak bir kahramandır Osman Ağa Yalaz’a göre. ‘Cahillik edip, Meclis’te sürekli karışıklık çıkaran, ağzı kalabalık bir milletvekilini ortadan kaldırdı diye...’ (Yalaz, 1998:153) bu hakikat değişecek değildir; mezarı ‘bu kahraman milis yarbayına teşekkür için gelen ziyaretçilerle sanki bir aziz türbesi!” (Yalaz, 1998:161)  haline gelmiştir. 

Yalaz hikâyesini anlattığı iki figür Çerkez Ethem ile Osman Ağa’nın yolları da kesişir. 



11 Mayıs 2018 Cuma

Suat Yalaz'dan Yakın Tarih - 1




Karaoğlan’ın yaratıcısı Suat Yalaz, Yandım Ali ile başlayan yakın tarihe olan ilgisini birbiri ardına resimlediği belgesel çizgi romanlar serisi ile sürdürür. Yandım Ali’de denediği Orta Asya steplerinden Osmanlı’nın son dönemine taşıdığı “Karaoğlan” karakterinin yerine (1) bu sefer kahramanları gerçek tarihi kişiliklerdir. Kendisinden önce başka çizerlerin düştüğü tuzaga düşmemek için (ornegin Altin Sacli Kahraman)  olsa gerek Yalaz doğrudan doğruya Atatürk’ün hayatını, Kurtuluş Savaşı’nı ya da Cumhuriyet’in kuruluşunu konu edinmez. Bunun yerine Topal Osman Ağa, Çerkez Ethem ve Enver Paşa gibi hayatları tüm bu önemli dönemeçlerle iç içe geçmiş, kaynaşmış bazı tarihi kişiler üzerinden anlatır tüm bir dönemi.

Yalaz’ın belgesel çizgi romanlar serisi üzerinde titizlikle çalışılmış eserlerdir; metinler hazırlanırken pek çok kaynak taranmıştır, Yalaz’ın asıl faydalandığı kaynakları genelde resmi tarihin ana kaynakları olsa da yer yer çelişkili görüşler, farklı rivayetler de dipnotlarla özetlenir.

Yalaz’ın usta çizgileri, detaylı portreleri - arka fonları; pek çok fotoğraf, afiş, mektup, harita gibi belgeleri görselleştirilerek çizgi romanlara dâhil etmesi atmosferin kurgulanması ve inandırıcılığın arttırılmasına yardımcı olur. Savaş sahneleri usta bir aksiyon ressamı Yalaz’ın fırçasından etkileyici bir şekilde verilir. Zaten tecrübeli bir hikâye anlatıcısı olan Yalaz’ın ortaya çıkardığı kurgu da tarih içerisinde yaptığı ileri geri sıçramalar; paralel hikâyelerin aynı anda ele alınması hikâyenin akıcılığına katkı sağlar. Bu noktada aksayan tek yön, aynı başlık altında önceden zaten anlatılmış bir olayın ilerleyen sayfalarda tekrar ele alınması gibi -gazetelerde günlük tefrika amacıyla yapılan üretim yüzünden- düşülen normal tekrarlardır.




Yalaz, daha önce Başoğlu’nun yaptığı hataları yapmaz: hem Enver Paşa hem Atatürk birer portre ya da büst gibi değil jestleri-mimikleri, duyguları-tepkileri olan insanlar şeklinde resmedilir. Bu da çizgi romanın atmosferini destekler, inandırıcılığını arttırır. Başoğlu’nun yaralandığında bile tepki vermeyen insanotesi Atatürk’ü (Sarı Saçlı Kahraman), Yalaz’ın aynı sahneyi çok daha inandırıcı ve gerçekçi bir biçimde ele alması (Enver Paşa Efsanesi)'ni karsilastirmak yeterlidir. 
İlk eser 1992 yılında Sabah gazetesinde tefrika edilen 1993 yılında ise albümleşen “Enver Paşa Efsanesi”dir.

Yakın tarihimizin en tartışmalı isimlerindendir Enver Paşa; Türkiye’deki her görüş durduğu yere göre Paşanın bambaşka bir portresini çizmiştir. Bu portreler muhteris, beceriksiz, hayalperest bir sergüzeştten vatanperver, dahi bir kahramana kadar renkler içerir. Hatta benzer görüşte insanlar için bile mevzu Enver Paşa olduğunda işler karışabilir. Örneğin İslamci kesimin önde gelen kalemlerinden Hakan Albayrak  27-29-30 Mart 2010 tarihlerinde Yeni Şafak gazetesinde yazmış olduğu üç köşe yazısında İslami kesimlerde oldukça yaygın İttihatçı beceriksizliği – masonluk - ihanet kanaatlerinin aksine Enver Paşa’yı savunmuştur. Paşanın aldığı bazı kararların tarihin dayatması olduğunu, başarısızlık gibi algılanan bazı olayların ise sonrasında olumlu sonuçlar doğurduğunu işlediği yazılara büyük tepki almış, tartışma yaratmıştır.

Öte yandan Paşanın hayatı bir çizgi roman için biçilmiş kaftandır, bir çizgi roman kahramanına albümlerce yetecek macerayı kısa hayatına sığdırmıştır. Bu hayat ünlü çizgi romancı Hugo Pratt’ın da dikkatini çekmiş ve Enver Paşa Corto Maltese’nin “Semerkant'taki Altın Yaldızlı Ev” albümüne konuk olmuştur.


Çizgi romanlar boyunca Lawrence söz konusu olduğunda Yalaz’ın dili müstehzi ve manidardır; ‘beyaz tenli, mavi gözlü sarışın genç’ gencecikken Bedevilerce ‘en uzak harabelere’ götürülür. Her kelimesi Lawrence’ın eşcinselliğine yapılan atıflarla dolu metin oldukça manidar bir çizimle verilir: az sonra olacaklar yüzünden gözleri ışıl ışıl parlayan Bedeviler ve ‘parlak’ bir oğlan. Bu kirli-sapkın(!) ilişki aynı zamanda Osmanlı’ya karşı yapılan kirli işbirliğinin de temsilcisidir.  (Enver Paşa Efsanesi)

Yalaz’a göre Abdülhamid’in yaptığı yanlışlar ortadadır:  ‘Abdülhamid’in, Mithad Paşa’yı sürüp, Millet Meclisi’ni süresiz kapattıktan sonra, (toplam 33 yıl süren) kapalı, bilgisiz ve dünya gidişine ilgisiz zorba yönetimi...’(Yalaz, 1993a:23)ne karşın Namık Kemal şiirleri ile yetişmiş bir kurmay subay kuşağı imparatorluğun kötü gidişatına türlü çareler aramaktadır. Enver Bey “Millet-i Osmanî” diyor başka bir şey demiyorken bir başka kurmay subay –Mustafa Kemal- yeni bir şeyler söylüyordu: ‘Savunulması zor, ulaşılması güç, bizim olmayan yerleri, dini, töresi, geleneği bizden olmayan ulusları terk edip kendi has vatanımızı belirlemeli, sadece onun için çarpışmalı, gerekirse onun için ölmeliyiz’ (Yalaz, 1993a:27). Yalaz çizgi roman boyunca Enver Paşanın hem olumlu olduğunu düşündüğü yönlerini hem de başarısızlıklarını denge gözeterek vermeye çalışır: genç bir askerken gözüpekliğine, eşkıya karşısındaki başarılarına diyecek yoktur; teşkilatçı bir Paşa olarak ise orduyu gençleştirmiş, düzene sokmuş, ‘asker askere subay subaya benzemişti’  öte yandan düzeltilen ordu ‘hayalci ve maceracı Enver’in elinde büyük bir felakete yürüyordu’(Yalaz, 1993a:82).  

Albüm ilerledikçe her aşamada Mustafa Kemal ile Enver Paşa karşılaştırılır; Çanakkale gibi zaferler neredeyse tümüyle Mustafa Kemal’e mal edilirken Enver Paşa’nın payına Sarıkamış gibi yenilgiler, hezimetler kalmıştır. Çanakkale zaferinde Atatürk’ün rolü ve payı zaten ülkemizde her zaman bir ideolojik turnusol kâğıdı olmuştur. Atatürkçü bir tarih okuması Atatürk’ün rolünü adeta tüm savaşın yegâne kayda değer komutanı mertebesine yükseltebilirken örneğin muhafazakâr – İslamci bir tarih okuması tüm Çanakkale savaşını Atatürk’ün adını bile anmadan anlatabilir. Aynı şekilde Sarıkamış’ta donarak ölen askerlerin sayısı da bir başka siyasi turnusol kâğıdıdır. Yalaz tarafından da tekrar edilen ‘tek kurşun atmadan donarak şehit olan 90 bin asker’ rakamı bazı tarihçilere göre abartılmış bir rakamdır. Enver Paşa nasıl Sarıkamış hezimetinden sonra bunu kamuoyundan gizlemek adına basına sansür uygulamışsa; Kurtuluş savaşı sırasında da bir ona karşıt propaganda çalışması yapılmıştır. Örneğin Murat Bardakçı’ya göre bu abartılı rakam herhangi bir bozgun durumunda Anadolu’ya geçmeye hazırlanan Enver Paşa’yı karalama kampanyasının bir parçasıdır:

Ankara hükümeti, işte bu yüzden Enver Paşa aleyhinde bir karalama kampanyasına girişmeye mecburdu ve Sarıkamış bozgunuyla ilgili abartmalar da kampanyanın bir parçasıydı. Bunu, Enver Paşa ve arkadaşlarının ‘Bolşevik oldukları’, ‘Ruslar’dan para aldıkları’, hatta ‘erkeklerle kadınların birarada dolaşmasına izin verdikleri’ şeklinde daha başka aleyhte propagandalar takip edecekti. (Bardakçı, 2006)

“Millet-i Osmanî” fikri iflas edip de savaş da kaybedilince yeni bir hayalin peşinde koşar Enver Paşa: Turancılık. Bir taraftan Anadolu’ya dönüş yollarını yoklasa da maceralı hayatı Pamir dağları eteklerinde Rus mitralyözleri önünde son bulur. Yalaz, Orta Asya’ya olan ilgisi nedeniyle de olsa gerek Paşa’nın bir rüya peşinde ölümünü destansı bir şekilde ele alarak albümü sonlandırır. 



(1) Yandım Ali Karaoğlan’ın Osmanlı’nın son döneminde yaşamış reankarnasyonudur adeta. Çizim ve tip itibari ile ona benzemesi bir yana karakter olarak da çok benzer: onun gibi gözünü budaktan sakınmaz, haksızlığa dayanamaz. Düzenli bir ordunun bunaltıcı emir komuta zincirinde yapabilecek bir karakter değil başıbozuk bir maceraperesttir. En sıcak “uğraş” esnasında bile kadınlarla arası mutlaka iyiyken dinle arası pek hoş değildir, yüzeysel bir aidiyettir onun için din.