Ataturk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ataturk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Temmuz 2018 Cumartesi

Suat Yalaz'dan Yakın Tarih - 2

Suat Yalaz'in yakin tarih cizgi romanlarindan bahsetmistik; devam edelim: 

Seri “Atatürk’e Suikastlar” albümü ile devam eder.  Yine 92 yılında önce Sabah gazetesinde yayımlanır eser, 1993 yılında da albüm olarak basılır. Atatürk’ün hayatının değişik dönemlerinde karşılaştığı suikast teşebbüslerini kronolojik olarak ele alır Yalaz ama asıl odak noktası elbette bunların en önemlisi olarak görülen İzmir suikastıdır. Yalaz albümün girişinde kaleme aldığı ‘Gerekçe’ yazısında “Atatürkçü” olduğunu, günün modası olan “ATATÜRK’e çamur atma” atmosferinde İzmir suikastını ele almanın yürek istediğini söyler ve konuyla ilgili yargısını en başta belirtir: 
sanki bir İHTİLAL, DEVRİM yapılmamış da... İstiklal Mahkemeleri durup dururken kurulmuş da... yüzbinlerce... ikiyüzbinlerce vatan evladı sanki hiç yoluna şehit olmuş gibi... İzmir Suikasti Davası’na biraz çarpık, oldukça yamuk bakmışızdır (Yalaz, 1993:5) 
Davada büyük haksızlıklar olduğu kulağına çalınsa da Yalaz’ın görüşü bunları tamamen reddetmek değilse de DEVRİM koşulları ile meşrulaştırmaktır; ona göre DEVRİM esnasında bu gibi mahkemeler ve haksızlıklar normaldir. Albümün önsözünü yazan Kılıç Ali’nin oğlu Altemur Kılıç da bu görüşü desteklemektedir:

Babam hayatta iken, sorduğumda, o günün koşulları içinde Cavit Bey hakkındaki hükmün kaçınılmaz olduğunu söylemiş, fakat “Cavit Bey çok değerli bir insandı. Yazık oldu!” demişti. (Yalaz, 1993:3)

Yalaz’a göre asıl hadise İttihad ve Terakki Cemiyeti yeniden canlandırılmaya çalışılmış bu olmayınca Terakkiperver Fırka kurulmuş olmasıdır. Amaç ‘9 ilkeli parti programıyla Mustafa Kemal Paşa’nın 6 oklu Halk Fırkası’nı ezmek’tir (Yalaz, 1993:106). Oysa aynı tarih kesitini bambaşka bir gözle okumak pekâlâ mümkündür: Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın lider kadrosu Kazım Karabekir, Ali Fuat Cebesoy, Rauf Orbay ve Refet Bele gibi aynı zamanda Milli Mücadele’nin de Atatürk dışında kalan en önemli isimleridir. Parti programı “gerici” olmaktan ziyade örneğin Erik Zürcher’e göre ‘içinde belirgin bir Batı Avrupa çeşnisi taşıyan bir liberalizm programı’dır.  Süreç, 1925 Martında çıkarılan Takrir-i Sükûn ile muhalif basının susturulması, aynı yılın Haziran ayında da partinin kapatılması zincirinin son halkasıdır. (Koçak, 1989:104) Kurulan devletin rejim sınırları çerçevesinde kalıp da kaliteli bir dil düzeyli bir muhalefet geliştirebilecek şehirli, eğitimli ve elit çevrenin belinin kırılması, arta kalanların siyasete küsmeleri veya küstürülmeleri, köşelerine çekilmeleri, yurt dışına kaçmaları ya da pes edip zamanla iktidara eklemlenmeleri sonucunu doğurmuştur. Ve bu sürecin nihaiyi sonucu muhalefetsiz bir tek parti yönetimi ertesinde askeri darbelerle bezeli bugün bile rayına oturmayan siyaset kültürümüz, sürekli sancılar çeken çok partili hayatımızdır. 

Diger seneryonun olasi olup olmadigini kestirmek elbette guc ama bence albumun eksigi Yalaz'in bunu tartismamasidir; olayları sadece kişisel haksızlıklar seviyesinde değerlendirmekte, ‘kurunun yanında yaşın da yanması’ olarak geçiştirmektedir. 

Neden muhalif bir parti? Hem de birlik beraberliğe en çok ihtiyacımız olduğu zamanlarda... “O zamanlar” bir daha hiç bitmez.



Son albümde ise yine oldukça tartışmalı bir ismi konu edilmiştir: “Topal Osman Ağa”. Osman Ağa özellikle Trabzon Milletvekili Ali Şükrü'nün öldürülmesi hadisesi yüzünden Kemalist-Atatürkçü yazarlar tarafından bile tümüyle sahiplenilmez; örneğin Toktamış Ateş kendisinden savaşlarda büyük yararlılıklar göstermiş ama son noktada hata yapmış biri olarak bahseder:

...onurlu ve pırıl pırıl bir yaşamı, inanılmaz bir biçimde noktalanan, "zaafları" aklının önüne geçen bir insandır. Gerçekten çok yazık...
"Türk Devrim Tarihi" derslerimde, Topal Osman'dan elbette söz eder ve Çerkez Ethem'le birlikte; insanların yükseldikleri noktalarda uğradıkları, "Ben neymişim..." hastalığının, acı veren örneklerinden biri olarak adını anarım. Fakat bundan bir süre önce, Sayın Tansu Çiller başbakanken, Giresun'a bir "Topal Osman Üniversitesi" vadetmesi, doğrusu canımı çok sıkmıştı.
Yazdığım bir yazıda, "Giresun'un yetiştirdiği başka adam kalmadı da mı, üniversitelerine Topal Osman adını verecekler?" sorusunu sormuştum (Toktamış, 2006)

Aralarındaki sınırların bulanıklaştığı eşkıya – kahraman ayrımı eski bir tartışmadır ve tarihteki pek çok kişiye uyarlanabilir. Aynı aktör, tarihin yazılmasına ve okuyanların durduğu ideolojik yere bağlı olarak aynı anda hem eşkıya hem de kahraman olarak algılanabilir. Yalaz da albümle milliyetçilik dozajını iyice arttırmış ve Topal Osman’ı hayatının çeşitli duraklarını tartıştıktan sonra kahraman mertebesinde karar kılmıştır. 


Önce çocukluğundaki gözüpekliği ve cesareti anlatılır. Gençliğinde ‘Rumlar gibi ben de az çalışıp çok kazanmanın yolunu bulmalıyım!’(Yalaz, 1998:40) diyen Osman ‘Robin Hood’vari bir tütün kaçakçılığı macerasına atılır. Rumların subaşlarını tuttukları, durmadan –ve çalışmadan- zenginleştikleri gerçeği(!) daha sonra olacak hadiselere okuyucuyu hazırlar ve Yalaz benzeri ‘meşrulaştırma’ ifadelerini çizgi roman boyunca kullanmaya devam eder: 

Rum’ların faytonlarına binerek Ermeni hanlarında konaklayarak (Arabalar, hanlar, dükkânlar, Rum ve Ermeni’lerin elindeydi) (Yalaz, 1998:105) 

Çeşitli cephelerdeki kahramanlıklarından sonra Ermeni Tehcirindeki rolü önemsizleştirilir ve tarihi koşullara bağlanır: ‘...Onların Müslüman halka yaptıklarının yanında benim yaptıklarım hiç kalır! Ermeni tehcirinde devlete yardımcı oldum diye aynı devletin divan-ı harbi beni idam cezasıyla aramaya başladı’(Yalaz, 1998:28) Pontus Rum çeteleriyle giriştiği mücadele sırasındaki uygulamaları çizgi roman boyunca anlatılsa, ima edilse bile bunların ya abartıldığı ya da yine şartlar yüzünden mecburen yapıldığı gösterilir; örneğin 4 Pontus’çu çeteciyi diri diri yakma hikayesi bile ‘Osman Ağa’yı çılgına çeviren en büyük neden bu 4 Pontus’çu hainin çocukluk arkadaşları olmalarıymış!’ (Yalaz, 1998:128) cümlesiyle yumuşatılır, gerekçelendirilir. 

Osman Ağa’nın bu ele avuca sığmaz enerjisi Mustafa Kemal’le yolları kesişince bir amaca yönelmiş gözükür ama hala başına buyruktur. Ankara’ya gelirken yol boyunca yaptıkları disiplinsiz olsa da cezalandırmadır yalnızca sonuç olarak; Koçgiri isyanının bastırılmasında kullanılan yöntemlere ise değinmez Yalaz, önemli olan alınan neticedir: ‘Osman Ağa’nın birlikleri Nisan ayı boyunca sayısız çatışmaya katılmış, asilere büyük kayıplar verdirmişti. Bölgede Mayıs ayı sonuna kadar kalarak devlet düzeninin yeniden kurulmasında büyük rol oynamıştı.’ (Yalaz, 1998:110)

Oysa Koçgiri isyanının bastırılması, bölgede “devlet düzeninin yeniden kurulması” o kadar da kolay olmamıştır bazı tarihçilere göre:

Koçgiri Kürt isyanını bastırırken öyle zalimane yöntemlere başvurur ki, Meclis’te büyük tartışmalar yaşanır. Topal Osman sadece isyancı Kürtleri değil, Suşehri, Koyulhisar, Reşadiye, Niksar ve Erbaa’daki Ermeni ve Rumları da öte dünyaya havale etmiştir. (Ahmet Emin Yalman’ın Topal Osman’la Mülakatı, Vakit, 19.2.1922) 

Ali Şükrü Bey cinayetini ise Osman Ağa için sonun başlangıcı olmuştur; Ayşe Hür’e göre birçok şüpheli nokta ve soru işareti vardır süreçte: 

Olayın arkasında kim vardır sorusu o günlerde herkesi meşgul etmiştir. Mustafa Kemal’in neden İstasyon’daki eve geçtiği, Topal Osman’ın neden Çankaya Köşkü’nü talan ettiği, yaralı halde yakalandığı halde neden kafasının hemen kesilip gömüldüğü gibi konular şüphe çekmiştir. İlginçtir, hemen her konuda bir şeyler söyleyen Mustafa Kemal, bu konuda suskunluğunu korumuştur. Ali Fuat Cebesoy Mustafa Kemal’in Topal Osman’ın ‘tepelenmesi’ sırasında sessiz kalışını biraz imalı biçimde anlatır. (Siyasi Hatıralar) O dönemde TBMM zabıt katibi olan Mahir İz Yılların İzi adlı anı kitabında hem Ali Şükrü Bey’in yıpratıcı muhalefetinden hem de artık hizmetine lüzum kalmayan Topal Osman çetesinden kurtulmak için bir taşla iki kuş vurulduğunu söyler. 

Yalaz bu eleştirilerden, iddialardan bazılarını ele alır ve kendince mantıki cevaplar geliştirir. Yalaz’a göre olayın Atatürk’le bir ilgisi yoktur. Osman Ağa kendi başına hareket etmiş ve iyilik yapıyorum diye bir “cahillik” etmiştir. Mustafa Kemal de bir ikilemde kalmış, hazin bulsa da Osman Ağa’yı feda etmek zorunda kalmıştır. Çankaya baskını ise Topal Osman’ın yardım arayışıdır sadece. Eğer planlayıcı Gazi Paşa olsaydı ‘Öyle bir planlı yapar ki bu işe şeytan bile parmak ısırır’. (Yalaz, 1998:156) Velev ki yapmış ve bir taşla iki kuş vurulmuş olsun verilen bunca şehitten sonra Yalaz’ın cevabı hazırdır: ‘iki vatan evladının daha ihtilalin selameti, milletin geleceği için şehit olmasını uygun görmüşse ne diye kıyamet koparıyoruz ki!’ (Yalaz, 1998:158)   

Sonuç olarak bir kahramandır Osman Ağa Yalaz’a göre. ‘Cahillik edip, Meclis’te sürekli karışıklık çıkaran, ağzı kalabalık bir milletvekilini ortadan kaldırdı diye...’ (Yalaz, 1998:153) bu hakikat değişecek değildir; mezarı ‘bu kahraman milis yarbayına teşekkür için gelen ziyaretçilerle sanki bir aziz türbesi!” (Yalaz, 1998:161)  haline gelmiştir. 

Yalaz hikâyesini anlattığı iki figür Çerkez Ethem ile Osman Ağa’nın yolları da kesişir. 



11 Mayıs 2018 Cuma

Suat Yalaz'dan Yakın Tarih - 1




Karaoğlan’ın yaratıcısı Suat Yalaz, Yandım Ali ile başlayan yakın tarihe olan ilgisini birbiri ardına resimlediği belgesel çizgi romanlar serisi ile sürdürür. Yandım Ali’de denediği Orta Asya steplerinden Osmanlı’nın son dönemine taşıdığı “Karaoğlan” karakterinin yerine (1) bu sefer kahramanları gerçek tarihi kişiliklerdir. Kendisinden önce başka çizerlerin düştüğü tuzaga düşmemek için (ornegin Altin Sacli Kahraman)  olsa gerek Yalaz doğrudan doğruya Atatürk’ün hayatını, Kurtuluş Savaşı’nı ya da Cumhuriyet’in kuruluşunu konu edinmez. Bunun yerine Topal Osman Ağa, Çerkez Ethem ve Enver Paşa gibi hayatları tüm bu önemli dönemeçlerle iç içe geçmiş, kaynaşmış bazı tarihi kişiler üzerinden anlatır tüm bir dönemi.

Yalaz’ın belgesel çizgi romanlar serisi üzerinde titizlikle çalışılmış eserlerdir; metinler hazırlanırken pek çok kaynak taranmıştır, Yalaz’ın asıl faydalandığı kaynakları genelde resmi tarihin ana kaynakları olsa da yer yer çelişkili görüşler, farklı rivayetler de dipnotlarla özetlenir.

Yalaz’ın usta çizgileri, detaylı portreleri - arka fonları; pek çok fotoğraf, afiş, mektup, harita gibi belgeleri görselleştirilerek çizgi romanlara dâhil etmesi atmosferin kurgulanması ve inandırıcılığın arttırılmasına yardımcı olur. Savaş sahneleri usta bir aksiyon ressamı Yalaz’ın fırçasından etkileyici bir şekilde verilir. Zaten tecrübeli bir hikâye anlatıcısı olan Yalaz’ın ortaya çıkardığı kurgu da tarih içerisinde yaptığı ileri geri sıçramalar; paralel hikâyelerin aynı anda ele alınması hikâyenin akıcılığına katkı sağlar. Bu noktada aksayan tek yön, aynı başlık altında önceden zaten anlatılmış bir olayın ilerleyen sayfalarda tekrar ele alınması gibi -gazetelerde günlük tefrika amacıyla yapılan üretim yüzünden- düşülen normal tekrarlardır.




Yalaz, daha önce Başoğlu’nun yaptığı hataları yapmaz: hem Enver Paşa hem Atatürk birer portre ya da büst gibi değil jestleri-mimikleri, duyguları-tepkileri olan insanlar şeklinde resmedilir. Bu da çizgi romanın atmosferini destekler, inandırıcılığını arttırır. Başoğlu’nun yaralandığında bile tepki vermeyen insanotesi Atatürk’ü (Sarı Saçlı Kahraman), Yalaz’ın aynı sahneyi çok daha inandırıcı ve gerçekçi bir biçimde ele alması (Enver Paşa Efsanesi)'ni karsilastirmak yeterlidir. 
İlk eser 1992 yılında Sabah gazetesinde tefrika edilen 1993 yılında ise albümleşen “Enver Paşa Efsanesi”dir.

Yakın tarihimizin en tartışmalı isimlerindendir Enver Paşa; Türkiye’deki her görüş durduğu yere göre Paşanın bambaşka bir portresini çizmiştir. Bu portreler muhteris, beceriksiz, hayalperest bir sergüzeştten vatanperver, dahi bir kahramana kadar renkler içerir. Hatta benzer görüşte insanlar için bile mevzu Enver Paşa olduğunda işler karışabilir. Örneğin İslamci kesimin önde gelen kalemlerinden Hakan Albayrak  27-29-30 Mart 2010 tarihlerinde Yeni Şafak gazetesinde yazmış olduğu üç köşe yazısında İslami kesimlerde oldukça yaygın İttihatçı beceriksizliği – masonluk - ihanet kanaatlerinin aksine Enver Paşa’yı savunmuştur. Paşanın aldığı bazı kararların tarihin dayatması olduğunu, başarısızlık gibi algılanan bazı olayların ise sonrasında olumlu sonuçlar doğurduğunu işlediği yazılara büyük tepki almış, tartışma yaratmıştır.

Öte yandan Paşanın hayatı bir çizgi roman için biçilmiş kaftandır, bir çizgi roman kahramanına albümlerce yetecek macerayı kısa hayatına sığdırmıştır. Bu hayat ünlü çizgi romancı Hugo Pratt’ın da dikkatini çekmiş ve Enver Paşa Corto Maltese’nin “Semerkant'taki Altın Yaldızlı Ev” albümüne konuk olmuştur.


Çizgi romanlar boyunca Lawrence söz konusu olduğunda Yalaz’ın dili müstehzi ve manidardır; ‘beyaz tenli, mavi gözlü sarışın genç’ gencecikken Bedevilerce ‘en uzak harabelere’ götürülür. Her kelimesi Lawrence’ın eşcinselliğine yapılan atıflarla dolu metin oldukça manidar bir çizimle verilir: az sonra olacaklar yüzünden gözleri ışıl ışıl parlayan Bedeviler ve ‘parlak’ bir oğlan. Bu kirli-sapkın(!) ilişki aynı zamanda Osmanlı’ya karşı yapılan kirli işbirliğinin de temsilcisidir.  (Enver Paşa Efsanesi)

Yalaz’a göre Abdülhamid’in yaptığı yanlışlar ortadadır:  ‘Abdülhamid’in, Mithad Paşa’yı sürüp, Millet Meclisi’ni süresiz kapattıktan sonra, (toplam 33 yıl süren) kapalı, bilgisiz ve dünya gidişine ilgisiz zorba yönetimi...’(Yalaz, 1993a:23)ne karşın Namık Kemal şiirleri ile yetişmiş bir kurmay subay kuşağı imparatorluğun kötü gidişatına türlü çareler aramaktadır. Enver Bey “Millet-i Osmanî” diyor başka bir şey demiyorken bir başka kurmay subay –Mustafa Kemal- yeni bir şeyler söylüyordu: ‘Savunulması zor, ulaşılması güç, bizim olmayan yerleri, dini, töresi, geleneği bizden olmayan ulusları terk edip kendi has vatanımızı belirlemeli, sadece onun için çarpışmalı, gerekirse onun için ölmeliyiz’ (Yalaz, 1993a:27). Yalaz çizgi roman boyunca Enver Paşanın hem olumlu olduğunu düşündüğü yönlerini hem de başarısızlıklarını denge gözeterek vermeye çalışır: genç bir askerken gözüpekliğine, eşkıya karşısındaki başarılarına diyecek yoktur; teşkilatçı bir Paşa olarak ise orduyu gençleştirmiş, düzene sokmuş, ‘asker askere subay subaya benzemişti’  öte yandan düzeltilen ordu ‘hayalci ve maceracı Enver’in elinde büyük bir felakete yürüyordu’(Yalaz, 1993a:82).  

Albüm ilerledikçe her aşamada Mustafa Kemal ile Enver Paşa karşılaştırılır; Çanakkale gibi zaferler neredeyse tümüyle Mustafa Kemal’e mal edilirken Enver Paşa’nın payına Sarıkamış gibi yenilgiler, hezimetler kalmıştır. Çanakkale zaferinde Atatürk’ün rolü ve payı zaten ülkemizde her zaman bir ideolojik turnusol kâğıdı olmuştur. Atatürkçü bir tarih okuması Atatürk’ün rolünü adeta tüm savaşın yegâne kayda değer komutanı mertebesine yükseltebilirken örneğin muhafazakâr – İslamci bir tarih okuması tüm Çanakkale savaşını Atatürk’ün adını bile anmadan anlatabilir. Aynı şekilde Sarıkamış’ta donarak ölen askerlerin sayısı da bir başka siyasi turnusol kâğıdıdır. Yalaz tarafından da tekrar edilen ‘tek kurşun atmadan donarak şehit olan 90 bin asker’ rakamı bazı tarihçilere göre abartılmış bir rakamdır. Enver Paşa nasıl Sarıkamış hezimetinden sonra bunu kamuoyundan gizlemek adına basına sansür uygulamışsa; Kurtuluş savaşı sırasında da bir ona karşıt propaganda çalışması yapılmıştır. Örneğin Murat Bardakçı’ya göre bu abartılı rakam herhangi bir bozgun durumunda Anadolu’ya geçmeye hazırlanan Enver Paşa’yı karalama kampanyasının bir parçasıdır:

Ankara hükümeti, işte bu yüzden Enver Paşa aleyhinde bir karalama kampanyasına girişmeye mecburdu ve Sarıkamış bozgunuyla ilgili abartmalar da kampanyanın bir parçasıydı. Bunu, Enver Paşa ve arkadaşlarının ‘Bolşevik oldukları’, ‘Ruslar’dan para aldıkları’, hatta ‘erkeklerle kadınların birarada dolaşmasına izin verdikleri’ şeklinde daha başka aleyhte propagandalar takip edecekti. (Bardakçı, 2006)

“Millet-i Osmanî” fikri iflas edip de savaş da kaybedilince yeni bir hayalin peşinde koşar Enver Paşa: Turancılık. Bir taraftan Anadolu’ya dönüş yollarını yoklasa da maceralı hayatı Pamir dağları eteklerinde Rus mitralyözleri önünde son bulur. Yalaz, Orta Asya’ya olan ilgisi nedeniyle de olsa gerek Paşa’nın bir rüya peşinde ölümünü destansı bir şekilde ele alarak albümü sonlandırır. 



(1) Yandım Ali Karaoğlan’ın Osmanlı’nın son döneminde yaşamış reankarnasyonudur adeta. Çizim ve tip itibari ile ona benzemesi bir yana karakter olarak da çok benzer: onun gibi gözünü budaktan sakınmaz, haksızlığa dayanamaz. Düzenli bir ordunun bunaltıcı emir komuta zincirinde yapabilecek bir karakter değil başıbozuk bir maceraperesttir. En sıcak “uğraş” esnasında bile kadınlarla arası mutlaka iyiyken dinle arası pek hoş değildir, yüzeysel bir aidiyettir onun için din.


3 Kasım 2017 Cuma

Altın Saçlı Kahraman

Atatürk’ün 100. Doğum yılına yetiştirilen bir çalışmadır “Altın Saçlı Kahraman”. 80 darbesi öncesinde başlayan çalışma sonucunda “Devlette süreklilik esastır” düsturunca 1981 Ocak ayında darbe ertesinde Kültür Bakanlığınca basılır albüm.

Malkoçoğlu’nun efsanevi yaratıcısı Ayhan Başoğlu Atatürk’ün hayatını doğumundan itibaren ele alır ve İzmir’in kurtarılışına dek o çok bilinen-tekrarlanan hikâyeyi anlatır. Albüm çizgi romana özgü anlatım araçlarından asgari ölçüde yararlanan resimli bir belgesel metin niteliğindedir. Başoğlu aslında yazdığı önsözde böyle bir çalışmanın zorluğunu ve amacını ortaya koymaktadır:

O halde bir sanatçı olarak bana düşen görev, Ata’yı genç nesillere tanıtmaya çalışmak değil miydi? Yani resimli hayat hikâyesini çizmek. Bu bir yerde Türkiye Cumhuriyetinin de hikâyesidir. Çünkü Ata’nın eseri hayatıdır.
Bu gerçeği farkettiğim anda da sırtımdan aşağı soğuk bir ter indi. Bu çok iri bir elmas taşını yontmayı üstlenen bir elmastıraşın korkusu değil miydi? (Başoğlu, 1981:3)

“Yontmak” burada kilit kelimedir, albüm sayfalarında hem tarihten bir hikâye yontulmakta hem de okuyucunun bu mamul tarihe bakışının eğitilmesi –yontulması- amaçlanmaktadır. Resmi tarihin Atatürk’ün hayatından ve Cumhuriyetin kuruluş döneminden seçtiği –bazen yarattığı- kısımlar sayfalar boyunca tekrarlanır, istenmeyen kısımlar kısa geçilir veya hiç yer bulamaz: Mustafa Kemal’in hangi mektebe gideceği hikâyesi, karga kovalama hikâyesi gibi kısımlar anlatılır ama örneğin kardesleri ve kardeslerinin vefatlari gibi netameli konular kendine yer bulamaz. Kanal seferi veya Sarıkamış bozgunu birer panele sığdırılırken Çanakkale zaferi sayfalarca anlatılır. Dönemin hemen bütün önemli hadiselerine şöyle veya böyle değinilirken Ermeni tehciriyle ilgili herhangi bir gönderme bile yoktur.

Mustafa Kemal’in çocukluk hali enteresan bir şekilde resmedilir, vücudu çocuk boyutlarında resmedilirken yüz hatları cocuksuluktan uzak, yetişkin bir insan kadar sert ve ciddidir. 


Büyümüş Mustafa Kemal ise her türlü mimikten - ifadeden arınmış, adeta bir heykel donukluğunda resmedilir. Bu kadar inişli-çıkışlı, heyecanlı ve aksyon dolu bir serüvende çevresindeki herkesin aksine ne gözleri ne de yüz hatları değişmektedir paneller arasında. Bu da onun diğer karakterlerden farkını ortaya koyarak ona adeta doğaüstü bir çehre kazandırmakta ve gercekcilik algisini zedeleyerek çizgi romanlarda kurulan türe özgü atmosferi sekteye uğratmaktadır. Mitik – heykelsi bir Mustafa Kemal çizimi aynı zamanda tarihi-gerçek Mustafa Kemal’i de panellerden uzaklaştırmaktadır.

Bir devrim arifesinde bile Mustafa Kemal’in yüz hatlarında kıpırtı yoktur Başoğlu’nun panellerinde

Kötülerin çizilmesinde ise klişelere sadık kalınır; Arapça öğretmeni Hafız Efendi, Şeyhülislam Dürizade, İpsala Müftüsü, Kör Ali Hoca ya da ajan Fethi gibi “kötü” karakterler çirkin olarak çizilir.

“Kötüler” hep çirkin olur… 

Eser ilginç bir şekilde İzmir’in kurtuluşu ile sonlanır, çalışma adeta yarıda bırakılmış gibidir. Cumhuriyetin kuruluşu ve devrimler aceleye gelmis tek panellik bir son sayfayla özetlenir.

Resmi tarihi tekrar etmekten - bir de resimli olarak tekrar üretmekten ileriye gidemeyen, Mustafa Kemal’i çizerken de dini bir kutsalın etrafında dolaşırcasına oldukça çekingen ve tedirgin davranan albüm bir çizgi roman üstadının elinden çıkmış olmasına rağmen sıkıcı bir ders kitabı havasını bir türlü dağıtamaz, başarısız bir egitim-ogretim eseri olmaktan öteye gidemez. “Gerçek” Mustafa Kemal’i anlamaya çalışmanın ya da resmi tarihle yüzleşmenin henüz konuşulmadığı - moda olmadığı bir dönemde hem de devlet eliyle hazırlanmış olması bu sonucu beklenir kılar.

Hocası Hafız Efendinin küçük Mustafa’ya attığı tokadın resmedildiği panelde Mustafa Kemal’in bulunmaması İslam’da peygamberlerin ya da kutsalların çizilmemesi kurallına yaklaşır. 


Ama devlet bu verdiği ilk çizgi roman siparişinden sonra kendisi için yeni bu propaganda-egitim yöntemini sevecektir; devletin değişik kurumları bundan böyle kendi meşreplerince çizgi roman yayınlamayı sürdürecektir.