18 Şubat 2020 Salı

Borgias

Borgias ailesi hem Vatikan hem de Italyan tarihinde buyuk izler birakmis, Ronenans doneminde iki de Papa cikarmis onemli ve etkili bir aile. Ailenin iktidar catismalarini -Jeremy Irons'in da harika oyunculuguyla- ele alan ayni isimli diziyle (2011) Borgias ismi populer kulturdeki dolasimini ve bilinirligini arttirdi. 


Oysa diziden daha once Jodorowsky ve Manara isbirligiyle ortaya cikan bir Borgias cizgi romani da var. 2004-2010 yillari arasinda once dort kitap halinde Fransizca yayinlanan sonra tek cilde toplanan ve degisik dillere cevrilen bir album. Manara'nin sanatina soylenecek hicbir sey yok, tek kelime ile muhtesem. Harika detaylar, canli renklerle suluboya paneller ve tabi ki hemen her Manara calismasinda gormeye  alistigimiz ciplaklik ve erotizm. Ama Jodorowsky hikeyesiyle cok tepki topladi, elestirildi. Daha cok hikayeye ve detaylara odaklanmak istiyorum o yuzden .

Manara gercek tarihi karakterlere dayanan hikaye icin belli ki her karakterin Ronesans tablolarini calisarak karakterleri yaratmis. Hemen hemen tum karakterler diziye gore cok daha gercekci. 

Jodorowsky'nin hikayesini kurgularken detayli bir tarih calismasi yaptigina kusku yok. Ornegin Roma'nin bugun de yasayan kadim gelenekleri, Kardinallerin papa secim sureci oldukca enteresandir, bu surec dizide de paralel bir cekilde islenmektedir. Kardinallerin secim tamamlanincaya dek dis dunyaya kapanmalari, secilemeyen her turda bacadan siyah salinan siyah dumanla bunun dis dunyaya haber verilmesi ve secim tamamlaninca da beyaz bir dumanla bunun disariya haber verilmesi. Ve belki de en enteresan rivayet Papa'nin secilmesinin son adimi, ozel bir sandalyeye otumasi ve kardinallerden birinin sandalyenin altindaki delikten Papa'nin testisleri ve penisi oldugunu onaylamasidir.



Bu gelenek soylencesinin (yapildigina dair kanitlar sikintili) kaynagi eski bir Orta Cag hikayesine dayanmakta, malum Tanri'nin yeryuzundeki yanilmaz temsilcisi, St. Peter'in halifesi Papa'nin elbette bir erkek olmasi gerekmektedir. Lakin rivayete gore oldukca becerikli bir kadin olan Joan erkek kiligina girmis ve Kilise icinde yukselerek 800'lu yillarda bir-kac yilligina da olsa Papa olmayi basarmistir. Her ne kadar modern arastirmacilar bunun tamamen uydurma bir hikaye oldugunu soylese de Ortacag boyunca inanilan bu kadin Papa soylencesi Kilisenin ustune ve bu kopmadan St.Peter'a uzanan zincire golge dusurmustur. Sandalye ve erkeklik kontrolunun de bu soylenceden dogdugu varsayilmakta.

Kadin Papa
...

Bir kardinalin (ve ailesinin) her turlu hile ile papaliga yukselme temasinin gectigi baska bir cizgi romana da deginmistik : Scorpion-Akrep (http://paneller.blogspot.com/2019/12/akrep.html).  Orada Trebaldi ailesinin (ve diger ailelerin)18. yuzyildaki ihtiras dolu mucadelesinin Borgias hikayesinden (ve Medici, Sforza gibi) donemin diger ailelerinden  esinlendigini soylemek abartili olmaz sanirim. Jodorowsky'nin kurumsal dinlerle olan catismasini, beden-disi deneyimler, ruyalar, kehanetler ve samanistik rituellere olan ilgisini diger cizgi romanlarinda nasil isledigine deginmistik : (http://paneller.blogspot.com/2020/01/ruya-ve-kehanet.html) Beyaz Lama'da Tibet Budizmi, Bouncer'da Kizilderili mistisizmi uzerinden bunu yapmanin yolunu bulmustu, ama boyle birseyi butun hikayesi Roma ve cevresinde en buyuk kurumsal din olan Hristiyanligin kalbinde gecen bir hikayede yapmak elbette oldukca guc. Ama Jodorowsky  bunun yolunu da ustalikla bulmus gozukmekte; Vatikan'a organik olarak bagli olmayan (ve sonradan heretik ilan edilen) bir vaiz karakteri uzerinden (Savonarola) dinsel esrimeyi ve taskinligi, onun gordugu kabuslari ve kehanetlerini anlatmakta. Bu da yine diger cizgi romanlarinda yaptigi gibi hayalleri ve kehanetleri hikayeye yedirmesine yardimci olmakta.


Gercekten yasamis bir Dominiken rahiptir Savonarola. Yozlasma ve ahlaksizlikla sucladigi kurumsal yapiya bagli hissetmedigi icin rahatlikla dinsel coskunun getirdigi hayalleri-kehanetleri halka acik yerlerde vaaz etmekte, buyuk kalabaliklar toplamakta. Boylece iktidatin hassas dengelerle yurudugu bir ortamda halkin uzerinde etki ve dolayisiyla iktidar kurmaktadir. Benzer catismalar butun buyuk dinlerin tarihinde gozukmektedir, devletle icice olan  -hatta kimi zaman devlet olan- kurumsallasan dini yapi hantallasir, bir kurallar ve mekanizmalar yumagi halini alirken bu sirada ici bosalir, ister istemez yozlasir, kurucu donemin heyecanini yitirir. Ama bu heyecani duyan, kurumsal makinanin disinda kalan -kimi zaman kendi istegiyle bundan fergat eden unsurlar yepyeni bir heyecanin odagi olur. Halki daha dogrudan etkiler, duygularina hitap edip peslerinden surukler cok gecmeden de merkezi otorite tarafindan (eger iktidara eklenemeyecek, iktidar tarafindan kullanilamayacak hale geldiyse) heretik olerak ilan edilirler. Babai isyanindan baslayarak Anadolu Islam tarihi (ondan once de Hristiyanlik tarihi) bu tarz iktidar catismalarinin gecidi olmustur. Savonarola da en sonunda elestirdigi Katolik klisesi tarafindan heretik olan edilir ve buyuk atesi (birazdan bahsedecegimiz) yaktigi meydanda oldurulur.  

Kurumsal dinin mekanizmalari disinda kalan -bu yuzden de Jodorowsky'nin sevdigini dusundugum- bir baska karakter ise eserdeki "cadi" karakteridir. Toplum tarafindan korkuldugu icin dislanan butun cadi karakterleri gibi aslinda buyuk de bir islev gormektedir. Bir zehir mi hazirlanacak, kurtaj mi yapilacak... bu ve bunun gibi nice yasak bilginin tekinsiz tasiyicisidir. Bu da ona kendine actigi alanda servest hareket etmesini saglar.



Ote yandan Jodorowsky Ronesans'in bazi meshur isimlerini hikayeye eklemlemistir; Borgias ailesinin danismani rolunde Makyavel'i gormekteyiz. Kendisi Floransali olmasina ragmen (dizide Floransa'li Medici ailesinin danismanidir) seneryo geregi cizgi romanda Roma'ya tasinmasi isabetli olmustur zira Makyavelist prensipleri anlattigi Prens adli kitabinin ilham kaynaklarindan biri acimasizligi ile un salmis ogul Borgia  Cesare Borgia'dir. Mutlak iktidari ele gecirmek ve koruyabilmek icin herseyi yapabilecek biridir.



Meshur ressam Botticelli de konuk olur panellere. Savonarola'nin puritenist etkisi o kadar buyuktur ki insanlar onun vaazlari dogrultusunda evleri basip sekuler resimleri, heykelleri, kimi kitaplari, oyun kartlarini, aynalari ve daha nice kisisel esyalari toplayip yakmaktadir. Boticelli de bundan etkilenmis ve en onemli pagan resimlerinden bazilarini Floransa'da o buyuk atesin yakildigi gun yakmistir rivayete gore. Bugun kurtulan Venus'un Dogusu gibi bir-kac meshur pagan eseri tamamen tesaduf eseri kurtulmustur (o sirada Floransa'nin disinda bir Medici villasinda olduklarindan) . Savonarola tum bagnazlar gibi tum resimlere degil isine gelmeyenlere, Hristiyanlik temasi tasimayanlara karsidir o yuzden de  Botticelli'nin geriye kalan eserlerinin cogu Hristiyanlik temalidir.



Venus'un Dogusu  (1484) Botticelli'nin tum Meryem-Isa resimlerine ragmen bugun belki de en bilinen eseridir. Eski Yunan soylencelerine gore denizin kopuklerinden dogan (zira ilk Titan Kronos babasi Uranus'u hadim etmis ve cinsel organini denize firlatmistir; Uranus'un menisi denizi dollemistir) bir denizkabugu ustunde kiyiya dogru ilerleyen ask ve guzellik Tanricasi Venus'u -tam da Manara'nin resmedecegi gibi- ciplak resmetmistir. Peki buyuk ustanin yaktigi resim ne olabilir?

Kiskirtici bir sorudur bu. Zira Jodorowsky Manara'yi proje katilmaya razi eden unsurlardan birinin Boticelli'nin yaktigi resmi resmetme-yorumlama firsati oldugunu soylemekte. Manara ve Jodorowsky bu resim icin elbette pagan bir bir tasvir secmis : uc yari ciplak nymph (peri) ask ve sehvet Tanrisi Eros'u uyandirmaktadir. Sanat tarihinin bu kayip halkasinin ne olabilecegini boylece Manara ve Jodorowsky merceginde gormekteyiz:



Son konugumuz ise Leonardo Da Vinci'dir. Da Vinci's Demons (2013) isimli dizide (yine her turlu desise ile Papaligi ele gecirmeye calisan karakterin oldugu) diger yetenekleri yaninda yaptigi dahiyane silahlari Floransa'da Medici ailesinin hizmetine sunan Da Vinci bu sefer Roma'ya gelmis ve silahlarini Borgias ailesinin tum Italya'yi birlestirme amaciyla giristikleri savasta onlarin hizmetine sunmustur.





Jodorowsky'nin eserle ilgili en cok elestirildigi noktalardan biri ise cok siyah-beyaz bir portre cizmesidir; evet Borgias ailesi guc ve iktidar icin en asagilik isleri yapabilecek en ahlaksiz kisilerdir ona gore. Zehirlemeden suikastcilere, santajdan en sefih cinsellige, ensestten orgylere (burada da ailenin gucu vurgusu yapilir, eski Misir firavunlari gibi cocuklarin birbirleriyle birlikte olmasiyla  Borgias kaninin saf kalmasini saglanacaktir)...  Borgias ailesi hakkinda evet tonla rivayet vardir , ornegin donemin taniklarindan birinin aktarimi:

Papanin evinde ve Roma'nin sokaklarinda artik suc veya utanc verici diye nitelendirebilecek hic bir olay yok. Kim dehsete dusmez ki...  Tanri'ya ve insana saygi gozetmeden kendi evinde sergilenen korkunc, canavarca sehvet duskunlugune?  Sayisiz tecavuz ve ensest...  St.Peter'in sarayinda toplanan fahiseler ve her kosede bulunan pezevenkler, genelevleri... 

Ama bunlarin bir kismi iktidardan dustukleri icin rakipleri tarafindan uretilmistir. Ensest ve 50 fahisenin katilidigi devasa partiler icin somut kanit bulunmamaktadir. Papanin ve Kardinallerin cocuk sahibi olmalari , metres tutmalari ise donemin normalidir. Papaligi rusvet ve santajla ele gecirmeye calisan, bunda basarili olunca da nepotismle butun yakinlarini mevki sahibi yapan ne ilk aile ne de son aile Borgiadir.

O yuzden ciddi tarihciler Borgias ailesi hakkinda anlatilanlarin -biraz da yabanci/Ispanyol kokenleri yuzunden- abartildigi konusunda hemfikirdir. Disardan gelip Italyan politik arenasinda cok hizli yukselmeye calismis, bunu yaparken de diger ailelerin olusturdugu politik dengeyi gozetmemis ve yukseldikleri hizla da dusmuslerdir. Jodorowsky'nin hikayesi bu yuzden tarihsel gerceklikten oldukca uzakken Jeremy Irons'in portresinin biraz daha insafli yaklasmasi-daha gri bir portre cizmesi daha tutarlidir (kaldi ki o bile elestirilmistir).

Fakat onsozde de belirttigi gibi Jodorowsky'nin bunu yaparken bir amaci vardir; kimi zaman ilk mafya ailesi olarak da nitelenen Borgias'lari gunumuzun bir alegorisi olarak kullanmisir. Jodorowsky'ye gore kitabin yayinlndigi tarihlerde ikinci baskanini cikarmis olan Bush ailesi dunya tarihini sekillendiren mafya-ailelerin hala surdugunun kanitidir.

Kitabin yayinindan sonra Bush ailesi ucuncu bir baskan cikarma denemesinde basarili olamadi ama onun onunu kesen baska bir aile oldu. Bugun Borgias nepotizmine rahmet okutacak bicimde gucunu saglamlastirma sureci icerisinde Trump ailesi.




Sizin de akliniza baska aileler geliyor mu? 

15 Şubat 2020 Cumartesi

Kebir 2

Elime gecen ikinci bir Kebir cildi ; 1973 tarihli 24 nolu sayi. Bagan Tigin isimli macerayi icermekte ; macera 84. sayfada sona ererken cilt yine ek kisa cizgi romanlar ve bazi ansiklopedik bilgiler-illustrasyonlarla 130 sayfaya tamamlanmis. 



Karaoglan'in konuk oldugu arkadasi Ozmus beyin oglu Bagan Tigin ve arkadaslarinin Hintli esirler tarafindan kacirilmasi ve Karaoglan'in peslerine dusmesini konu aliyor hikaye. Aslinda biraz daha cocuklara odaklansa ve dogru duzgun bir cografya verilebilse guzel olabilecekken oldukca dagilan kisa bir Karaoglan hikayesi. Esirlerin Bati Hint kiyilarindan kactiktan sonra Cinli bir uc beyligine gecmeleri oradan Arabistana uzanan sacma bir cografya sozkonusu. Karaoglan tek macerada hem hintlileri hem cinlileri hem de araplari darmaduman etmekte. 

Hikaye A. Muhtar Yavasca ismiyle bilinen seriden aynen aktarilmis (60'larin sonu 70'lerin basi). Guzel bir ic kapak kolaji varken bunun yerine yeni bir kolaj bir ic kapak tercih edilmis. 



Bunun disinda sadece orta sayfalara denk gelen iki sayfalik paneller Fransa'daki tek sayfalik formata uydurabilmek icin bolunmus, ek kisimlar cizilmis, hikaye bir-kac sayfa uzamis. 





Son olarak bir de internette gordugum kopya var ki kesinlikle Suat Yalaz'in elinden cikmadigi belli. Hem cizimler hem de Karaoglan'in bir grup cuceyle bogusmasi gibi ilginc ogeler bunun Yalaz'in bir yerde bahsettigi golge Italyan ressamlarin elinden cikmis bir Kebir macerasi oldugunu gostermekte. "Kanon"dan olmayan boyle hikayeleri de okumak ilginc olabilir. 





2 Şubat 2020 Pazar

Kebir

Karaoglan'in Fransa'daki yayinlanma hikayesi okurlari tarafindan bilinen bir hikaye; ama simdiye dek bu yayinlardan birini gorme firsatim olmamisti.




Sonunda -ebay sagolsun- elime Fransa'dan bir nusha gecti; oncelikle bekledigimden oldukca kucuk boyutta bir cizgi roman. Aliskin oldugumuz BD buyuk albumleri gibi degil oldukca kucuk cep boy bir cizgi roman. 1973 tarihli ve 22. sayi.

100 sayfayi asan hacminde sadece ilk 87 sayfasinda Karoglan var, sonrasinda kimi sayfalar iki ayri cizgi romanla kimi sayfalar da bazi ansiklopedik metinlerle doldurulmus. 


Ayni yillarda Fransda yayinlanan  Ken Parker'a icerik ve boyut olarak benziyor. Onda da asil cizgi roman disinda dolgu cizgi romanlar ve bilgi metinleri var; bu kucuk boy yayin Fransa'da buyuk yayinevlerinin buyuk albumleri disinda o donem yaygin bir yayin stili olmali. 




Kapagin Yalaz elinden cikmadigi belli, icerik ise bildigimiz Karaoglan'in yeniden duzenlenmesi. Kebir Yalaz'in soyledigine gore Aksam gazatesinde yayinlanan materyaller kullanrak hazirlanmis ama anladigim kadariyla son sayilara dogru yayinci hayalet cizerlerle yeni maceralar da yaratmis. 





28 Ocak 2020 Salı

Yildiz Tutulmasi

Ender Ozkahraman'i "Orasi Hikayeleri" ile tanidim. Hikayeler kimi zaman baska cografyalarda gecmis olduklarinda bile "Orasi" Dogu-Guneydogu idi, bolgenin insanlarinin hikayeleriydi. Kimi zaman mistik-fantastik yonleriyle ("Micir" hikayesi gibi) tuhaf-gercekustu,  kimi zaman da bolgenin zorluklariyla asiri dramatik aci oykulerdi bunlar (Antalya'da plajda kacak olmakla suclandigi icin gozaltina alinan insaat iscisinin oykusu "Ruzgar bizi surukleyecek" gibi) . 



Ama yer yer de Ozkahraman'in bolgenin insani icin tanimladigi asiri utangacliktan ve deli-veli karakterlerden dogurdugu mizahi vardi bu hikayelerde, Yilmaz Erdogan'in "Vizontele"de yakaladigi bir mizaha paralel bir mizah damari*. Filmlere Kurtce dublaj yapmak icin yetenek arayan dublaj ustasi "Keyn'i Bulmak" hikayesi yahut ayna karsisinda corba icmesini duzeltmeye calisan kahramanin "Ayna" hikayesi gibi.



Aralarinda elbette siyasi hikayeler de olurdu : orgut uyeligi gecmisini paylasmak istemeyip Istanbul'da lunaparkda calisarak yeni bir hayat kurmaya calisan Abdullah'in hikayesi "Yuksege" gibi. Bu kisa hikayeleri herhangi bir kategoriye  sokmak guc zira genelde yukarda saydiklarimizin hepsinden bir parca bulmak mumkun pek cogunda. Bu hikayeler senelerce Leman gibi dergilerde devam etti, sonrasinda kitaplastirildi.  

Ama herhalde Ozkahraman'in konu basligina en cok uyan, en tehlikeli en siyasi hikayesi "Yildiz Tutulmasi" dir. Diger kisa hikayelerinin aksine daha hacimli (yaklasik 100 sayfa) bu kitap iki orgut mensubunun; Ruken ile Pervin'in  hikayesini ele almaktadir.

Hersey bir otobusun yolunun kesilmesi ve bir asker kacirma plani ile baslar. Otobusdeki atesli bir cocuk yuzunden Ruken vazifesi ile o an dogru olarak dusundugu davranis arasinda ikilemde kalmistir. Aranan askerin de "beni kacirin bu isi bitirelim cikisi" ile birden askeri ve otobusu serbest birakma karari alir.



Elbette bundan sonrasi kendi icin yokus asagi bir surectir, orgut ici ispiyonlama-sorgu-dislama-laf dokundurma mekanizmalari calismaya baslar; boyle bireysel sorgulamalara ve "zayifliklara" yer yoktur. Dagdan kacis ise devletin eline gecme ve iskence surecinin baslangicidir. Disari ciktiginda ise canli bir cenazden farki yoktur ; tekrar iceri alinir en sonunda hayatini kaybeder.



Ozkahraman hikayeyi Ruken'in arkadasi Pervin'in objektifinden-agzindan flashbacklerle oldukca guzel kurgulayarak anlatmis; yavas yavas acilan-cozulen bir anlati. Gecisleri yaparken de oldukca ustaca kotarilmis paneller var.


Bunun yaninda ana hikayenin yaninda belki de her biri birer kucuk Orasi Hikayesi olabilecek minik anlar-anlatilar var; Ruken'in kola siselerini yok etme plani yahut Kavalci masali.

Nihayetinde ortada durmayi tercih eden, kendini teslim etmeyen,  belki bugun yazilip cizilemeyecek bir hikaye "Yildiz Tutulmasi". Orgut jargonunda kullanilan 'Tasfiye' kelimesi ile 'Tesviye' kelimelerini hep karistiran Ruken'in yaklasimi kitabi ozetlemekte: hangi ustyapiya ait olursaniz olun yapi sizi kendi cikarlari, hedefleri, ideolojisi dogrultusunda yonlendirmekte torna misali ya kendine uydurmakta yahut posanizi cikarip bir kenara atmakta.





* Yillar sonra bu paralellik "ilginc" kurt bulma ve onun hikayesini anlatma olarak hem Yilmaz Erdogan hem Ender Ozkahraman'i elestiren yazilar da yazilmasina da neden oldu ; bir ornek icin: https://www.gazeteduvar.com.tr/yazarlar/2017/07/19/hakkari-ve-istanbul-aski/

** Cizgili Kenar Notlari kitabinda "Sallanan Ay, Portakal ve Vita Kutulari... ya da Ender Ozkahraman Hikayleri" isimli bir makale var ama maalesef Ozkahraman hikayelerini hakettigi olcude analiz edebilen bir metin degil .






26 Ocak 2020 Pazar

Ruya ve Kehanet

Ruya ve Kehanet*

Jodorowsky ismiyle Western turu bir turlu kafamda eslesmemisti zira yazari hep bilim-kurgu, fantazi turleri uzerinden, yarattigi Jodorverse de denen Incal evrenindeki hikayelerinden tanimistim. O yuzden Bouncer'in ilk bes hikayesini okurken acikcasi ne bekleyecegimi bilemiyordum. Evet, Bouncer oldukca sert, guzel kurgulanmis bir Western. Fransiz Western albumlerinden beklenen herseyi karsiliyor, cizim-renklendirme stili olarak da Komanci'ye oldukca yakin bir noktada duruyor zaten ama  Jodorowsky tur olarak Western'e bir yenilik getirmese de kendi damgasini vurmasini bilmis. 

Buyuk yazarin mitolojiye, paranormale, astral beden/seyahat, tarot fali, samanizm gibi mefhumlara ilgisi malum. Bunlari Incal gibi bilim-kurgu/fantazi turune yedirmekte de maharetli; hele bir de "Beyaz Lama" serisi var ki Tibet'de gecen macera boyunca mistik alani (elbette Tibetlilerin mitolojisi,  dini inanclari ve karsi tarafta kurumsallasmis Hristiyanlik diniyle catismasi uzerinden ) cok daha derinlemesine kullanmis.




Bouncer gibi bir Western'de ise bunu yapabilecegi tek cerceveyi, yani Kizilderileri kullanmis. Hemen her maceraya bir beden-otesi deneyim yerlestirerek samanizm ve panteizm ogretilerinden ogeleri ustaca maceralarin icerisine serpistirmis. Malum, samanist rituellerde "kendinden gecme" metodu olarak muzik, dans ve bedene zarar verme-eziyet etme gibi yontemler kullanildigi kadar psikoaktif madde kullanimi da icermekte... (bu metodlarin pek cogunun izlerini daha sonra gelisen kurumsal dinlerin tasavvuf ekollerinde bulmak da mumkun)

Bu maddeleri kullanan saman-kam bedenini terkederek tanrilarin/ruhlarin katina, madde otesinin bambaska dunyasina kanatlandigini, madde perdesini yirtarak bambaska ruhsal dunyalari deneyimledigine inanmakta. Kullanilan maddeler ise rituellerin cografyasina gore degismekte elbette; cesitli mantarlardan narkotik etken maddelere sahip bitkilere hatta cesitli zehirlere kadar ama nihayetinde hep dogadan elde edilen, doga anayla baglantili maddeler bunlar. Bu maddeler kullanani euphorik-esrik bir vaziyete getirmesi, coskun-taskin hareketler sergiletmesi yuzunden tercih edilmekte ve "etkisi ne kadar gucluyse o kadar iyi" gibi bir denklemle yaklasilmakta.

Bouncer'in hemen ikinci macaresinda bu madde kizilderilerin de rituellerinde kullandigi bir kaktus turu olarak ortaya cikmaktadir:



























Seth'in kaktusun tadina bakip beden disi deneyiminde soyledikleri ayrica ilginctir: "Hayvanlarim, Gok Yuzuyum... Gunes... Ben Hedefim..." Insanin doganin sadece ayricaliksiz bir parcasi oldugunu ve avciyla avin aslinda ayni sey oldugunun altini cizen bu sozler ne kadar da tanidik...


Ucuncu macerada afyon kullanimi ile meydana gelen beden otesi deneyim sergilenir:




Bizde yayinlanan son macera ise Bouncer'in babasi uzerinden kabilesinin son uyesi oldugunu ve kabilesinin geleneksel esrime yontemini ogrendigi maceradir : yilan zehri 




Beyaz Lama'da Tibet'e giren (elbette silah zoruyla) beyaz insanlar yerlilerin dinlerini-kulturlerini nasil asagi-anlamsiz gormektelerse ve yerlileri katletmelerini nasil onlari medenilestirmek olarak nitelemektelerse Jodorowsky Bouncer'da da ayni motifi kullanmistir (Bu sefer de beyaz adam-kizilderili ikiligi ustunden) .

* Bouncer'da da cok rahat kullanilabilecek bu baslik yazarin Beyaz Lama hikayesindeki ilk bolumun basligidir.

22 Aralık 2019 Pazar

Lady Mechanika

Lady Mechanika gecmisini hatirlayamayan, cesitli organlari robotik organlarla degistirilmis kahramanimizin adidir. Steampunk kurgusu icinde gecen bir dunyada (Mechanika sehrinde) bir yandan kendi gecmisinin pesindedir; kim oldugunu nasil bu hale geldigini arastirmaktadir diger taraftan da paranormal olaylari incelemektedir. Sehrin koruyucusu, paranormal dedektifi olarak hakli bir une kavusmustur bile. Buyuyle retro bir steampunk teknolojinin ic ice gectigi bir dunyada Joe Benitez'in yarattigi harika bir cizgi roman Lady Mechanika ve coktan kult statusune ulasmis durumda. Eski sayilari coktan yuksek fiyatlara el degistirmeye basladi bile.  

Cok grift, katmanli bir oyku dokusu bulunmamakta; hatta bilim-kurgunun, populer kulturun ana unsurlarini -ornegin golemn hikayesini- sikca kulanmakta Benitez ama bunlari harika cizgileriyle ve buyuleyici bir steampunk atmosferinde tekrar isledigi icin oldukca basarili oldu. 

Dogus hikayesi de gercekten ilginc, Beitez ana akim cizgi roman sirketleriyle calismaktayken dogal olarak conventionlari gezmekte. Ama conventionlarda genelde superhero ve manga-anime cosplayleri yaninda oldukca kucuk ama sadik bir kitlesi olan steampunk cosplayerlarini gorup bunlardan oldukca etkilenmis. Turun kendisine ilgi gostermeye ve okumalar yapmaya baslamis. Lady Mechanika da iste bu ilginin -ve bir anlamda turun fanatiklerinin sadakatinin- bir sonucu.









8 Aralık 2019 Pazar

Akrep

Eli kılıçlı çizgi roman kahramanlarının devrinin çoktan geçtiği düşünülebilir; oysa her şey güzel bir çizginin orijinal bir hikayeyle birleşmesinden geçiyor. Sinemada Karayip Korsanları serisinin yepyeni bir kitleyi yakalaması, yeniden insanları “Swashbuckler" türünün içine çekmesi gibi çizgi romanda da bu mümkün elbette. 

İşte Scorpion (Akrep) serisi de son zamanlarda türünde yaratılmış en orijinal ve en başarılı işlerden biri. Çizeri Marini'yi zaten başka serilerden ve çizdiği Batman albümünden tanıyoruz, kendi renklendirdiği sayfalarla harika atmosferler yaratmakta. Yazar Desberg ise nefes nefese takip edilen gizemlerle dolu bir tarihi hikâye kaleme almış. Bu yüzden Scorpion albümleri çok sevildi, İngilizceye çevrildi, toplam satış rakamları ise milyonlara ulaşmış durumda. 



Scorpion -Akrep- kahramanımızın lakabıdır, bu ismi sırtında doğuştan geldiği söylenen akrebe benzer izden almaktadır. 18. Yüzyıl İtalya’sında mezar soygunculuğu-define avcılığı ve modern arkeolojinin geniş spektrumunda oldukça serbest olarak hareket etmektedir. Ermişlerin, azizlerin mezarlarını bulmakta, bulduğu kemikleri yahut kutsal emanetleri el altından Roma’nın zengin ailelerine satmaktadır; diğer meslektaşları gibi sahte ürünler yerine çoğunlukla gerçek parçalar satmaktadır. Annesi Cadılık ve heretiklik suçlamaları ile o daha bebekken yakılmıştır, bu yüzden geçimini din üzerinden sağlasa da dinle ve dini kurumlarla arası pek hoş değildir. 



Kardinal Trebaldi’nin yükselişi ile keyifle sürdürdüğü yaşam düzeni birden bozulur. Kardinal Trebaldi mevcut Papa’yı öldürmek ve yerine geçmek amacındadır. Bir taraftan da ısrarla Scorpion'u ortadan kaldırmayı hedeflemektedir. Hikâyenin bundan sonrası oldukça dallanıp budaklanmakta, geri-dönüşlerle Hristiyanlık tarihinden sahnelerle oldukça girift ve gizemli bir hal almaktadır.

Öncelikle Roma imparatorluğunun dokuz ailenin oluşturduğu bir gizli meclisle yönetildiğini ve bu ailelerin artık dağılmakta, güçten düşmekte olan devleti kurtarma çabası olarak -inanmasalar da- Hristiyanlığa geçmeye karar verdiğini öğreniriz. Elbette bu kurguda tarihi gerçeklik payı yok değildir zira her ne kadar resmi Hristiyanlık anlatısı İmparator Konstantin’in (312'de) bir mucize ile imana geldiği ve bu sayede tüm Roma’nın Hristiyan olduğu şeklindeyse de akademik çalışmalar Hristiyanlığın artık çürümekte olan sisteme yeni bir motivasyon, yeni bir ideoloji kazandırmak için bir nevi devlet aklıyla kabul edildiğini düşündürtmektedir. Yani çizgi romanın kurgusu, uhrevi bir uyanma/imana gelme için değil tamamen dünyevi dengeler ve pragmatik amaçlar yüzünden Hristiyanlığın seçildiği konusunda haklıdır. 



İmparator Konstantin'in annesi Helen bu seçimin ardından kutsal topraklara ziyarette bulunmuş (326–28), bugün Hristiyan dünyanın en büyük kutsal emanetlerinden kabul edilen Gerçek Haç da (True Cross- İsa’nın öldürüldüğü haç) bu topraklarda ortaya çıkartılmıştır. Helen burada bulunan Venüs tapınağını yıktırır ve yerine bir kilise yapılmasını emreder. Ama efsaneye göre kazılar sırasında buradan 3 haç çıkar. Bunların İsa ve onunla aynı zamanda çarmığa gerilen diğer iki kişiye ait olduğu düşünülür. Helen'in başta sahip olduğu şüpheler bir rüya ve bir mucize sayesinde yok olmuştur. 

Oysa sonraki tarihi akış içerinden sık sık el ve coğrafya değiştiren, en son da İstanbul’un haçlı seferi sırasında yağmalanmasından sonra bütün Avrupa kilslerine yayılan gerçek haç parçaları hakkında rasyonel düşünmeye çalışan orta çağ yazarları bile büyük şüphe duymuştur. Örneğin Erasmus “o kadar çok gerçek haç parçası sergilenmekte ki bütün bu parçalar bir araya getirilse bir kargo veya ticarete gemisi inşa edilebilir” demekteydi. 



Oysa çizgi romanımızın merkezine oturan Hristiyanlıkta -özellikle Katoliklikte- önemli bir haç daha vardır: Aziz Petrus Haçı.  Anlatıya göre Aziz Petrus İsa ile aynı şekilde çarmıha gerilmek için fazla değersiz olduğunu düşünmüştü ve bu nedenle başağı edilmiş bir çarmıha gerilmişti. Petrus'un kendini değersizleştirmesi, İsa karşısında yerini-konumunu bilmesi daha sonraları alçak gönüllü olmanın bir sembolü oldu. 



Kardinal Trebaldi Papalığına giden yolda Aziz Petrus haçının kendi ailesinin eski şatosunda, koruması altında olduğunu göstererek öne çıkar. Bu adeta bir mucizedir zira Petrus için ‘Sen bir kayasın ve senin üzerine kilisemi inşa edeceğim” diyen İsa kendisinden sonra nasıl Petrus’u ve Roma’yı işaret etmişse Petrus'un haçının Kardinal'de bulunması ile de Petrus adeta yüzyıllar sonra Kardinali işaret etmektedir. 



Trebaldi'nin yükselişinin önlemenin tek yolu bu haçın sahte olduğunu ispatlamak ve gerçek Petrus haçını bulmaktır. Bu noktadan itibaren ise Hristiyanlık tarihinin tabularıyla oynamaya yoğunlaşan kurgu üzerinden popüler kültürün en sevdiği konulardan Tapınak Şövalyelerinin konuyla ilgisini keşfetmeye başlarız.  

1100’lu yıllardan 1300’lu yıllara dek yaklaşık 200 yıl Hristiyanlığın en güçlü ekonomik, siyasi ve askeri teşkilatlanmalarından biri olan Tapınak Şövalyeleri önce Doğu’da yenilmiş, sonra da Batı’da istenmeyen adam ilan edilmiştir. Popüler kültürde ise sürekli olarak gizemlerle ve saklı kutsal emanetlerle  birlikte anılmıştır. Çizgi romanda da Petrus’un haçının sırlarını – dolayısıyla Roma’nın ve Hristiyanlığın sırlarının-  onlar üzerinden kurgulanmış olduğunu görmekteyiz.  

Bir taraftan türünün klasikleri Zoro, Üç Silahşorlar yahut Monte Kristo Kontu gibi eserlere selam gönderen öte taraftan hikaye olarak Da Vinci Şifresi, Foucault Sarkacı  gibi daha güncel eserlerin örgüsüyle  örtüşen Akrep, kılıçbaz - silahşör kahramanların çizgi roman dünyasında hala nasıl başarılı olabileceğinin formülünü ortaya koymakta.