27 Temmuz 2020 Pazartesi

The Boys - Yeniden

Su siralar ikinci sezonunu bekledigimiz The Boys'un dizisinin de buyuk basari kazanmasi sonucu cizgi roman evrenindeki hikayenin devaminin gelmesi belki de kacinilmazdi.


 

Ilk sayilari yayinlanan The Boys: Becky bizi hikayeyi sonlandirdigimiz zamanin 12 sene sonrasina tasimakta. Hughie Iskocya'ya donmus mutlu bir yasam surmektedir ama hersey Butcher'in yazmis oldugu bir gunlugun eline ulasmasiyla altust olur. Kurtuldugunu sandigi kabuslari kendisini kovalamaya baslar. 

Ennis hikayede her zaman yaptigi iki seyi yine cok iyi yaparak guzel bir baslangic  yapmis; birincisi gunluk konusmalar, donen geyikler ustunden guncel olaylara iliskin fikirlerini kahramanlara soyletmek (woke kulturu, Brexit yahut Trump'in Baskanligi) 




; ikincisi ise gunluk uzerinden The Boys'un karanlik-vahsi-gore gecmisinden perdeler sunmak. Ennis, surekli kazanmasina alisilmis kahramanlarin arketiplerinin yenilmesi, dayak yemesi, iskence gormesinde pornagrafik bir haz duyuldugunu coktan kesfetmis durumda lakin olabilecek hemen herseyi gosterdigi icin bu sefer kendini ve asil seriyi asmak durumunda ilgiyi canli tutabilmek icin. 

Ilk iki sayida bunu basardigini soylemek mumkun.   





   

2 Temmuz 2020 Perşembe

Top 10

Alan Moore'un gorece az bilinen calismalarindan biri Top 10. 






99-2001 arasi 12 sayi cikmis kisa bir superkahraman anlatisi, devami da bazi kisa spinofflarla gelmis. Icinde yasayan her karakterin bir super gucu oldugu bir sehrin (Neopolis) ve bu sehirdeki bir polis gucunun basindan gecenler konu alinmakta. Bu ozel yeteneklerin kimisi diger ana akim cizgi romanlardan hemen ilk bakista taniyacagimiz ozellikler kimisi ise oldukca yeni/orjinal fikirler. Kisacik bir seri icin adeta bir fikir fabrikasi gibi onlarca karakter uretmis Moore (bazi karakterleri detaylica taniyoruz bazilarinin ise sadece ismini ogrenebiliyoruz ). Seri hem 80'li 90'li yillarin klasik polisiye dizilerinin havasini yakalamis hem de sonuc olarak yerli yerinde bir mizah/superkahraman parodisi anlayisina sahip surukleyici bir eser ortaya cikmis. Elbette bu faktorlere Gene Ha'nin harika cizimlerini de eklemek gerek.  

Super kahraman enflasyonu basta Kurt Busieck'in Astro City'si tadini verse de Astro City daha cok siradan insanla super kahramanlarin iliskisi uzerine insa edilmis bir eser oldugundan Top 10 cok daha farkli bir yerde durmakta. 

Seri icinde 3 karateri oldukca sevdim;

Ilk karakterimiz John "King Peacock" Corbeau; Peacock yani Tavuskusu ismini inanclarindan oturu tasimakta. John bir Yezidi ve inandigi Melek Tavus'la dogrudan iletisim halinde. Boylece karsisindaki rakiplerin, engellerin en zayip noktasini ogrenmekte. 

Ozellikle ISID sonrasi Yezidiler Bati dunyasinda daha cok duyuldu/tanindi ama ondan once Moore'un boyle bir karakter yaratmis olmasini tebrik etmek gerek. Mitolojiye, gnostik-ezoterik inanclara duskunlugunu bir kez daha ortaya koymakta boylece: John'un, Tanriya inanip inanmadigi sorgulaninca verdigi cevap carpici: Ona gore aslinda Tanri insanlara inanmamakta ve herseyi Melek Tavus'a birakip cekimis durumda. 




Ikincisi Robyn "Toybox" Slinger; surekli yaninda tasidigi oyuncak kutusunda cesitli boyutlarda/yeteneklerde oyuncaklar tasimakta ve bunlari kontrol edebilmekte. Bu yonuyle Ingiliz cizgi romaninin unutulmaz karakterlerinden The House of Dolmanne yapilmis bir gonderme adeta. Moore'un Ingiliz cizgi romanindaki yerini goz onune alinca olasi bir durum. 




Orjinal Dollman'in yeniden yorumlanmasi

                 Orjinal Dollman'in guncel yorumu

Son olarak ana karakterlerden degil ama bir yan karakter: sehrin taksi suruculerinden biri; kor oldugu ve cokca da kazaya karistigi halde Zen gucleriyle taksiyi surdugunu iddia etmekte. Sadece Daredevil misali bir radar algisindan bahsetmiyoruz, insanlari zaman-mekan denklemi icerisinde olmasi gereken yere goturdugunu iddia eden (cogu zaman da kimsenin inanmadigi) bir surucu:  Bob "Blindshot" Booker







18 Haziran 2020 Perşembe

The Rise and Fall of the Trigan Empire

Benden onceki nesilden yadigar Bulvar cizgi roman dergisini okurken bunca kaliteli cizgi roman icerisinde biri vardi ki yeri bambaskaydi: Kaptan Erok. Hem fantastik hikayesi hem olaganustu cizimleriyle hemen diger tum cizgi romanlardan ayri bir yerde durdugunu belli ediyordu.
 


Orjinal ismiyle Storm'u yaratan aslen bir Ingiliz cizer olan Don Lawrence'in seriyi Hollanda'nin meshur CR dergisi Eppo'da yarattigini cok sonralari ogrenecektim. Storm'dan once ise Ingiltere'de yarattigi pek cok seri/eser vardi Lawrence'in ama yayincilarin kendisinden habersiz en buyuk calismalarindan biri olan   'The Trigan Empire'i Avrupa'da pazarlamalari-satmalari ve kendisine pay vermemelerine bozulup gemileri yakmisti (yayincinin yaraticiyi somurmesi kadim kanun gibi sanki). 

Uzun yillar Ingiliz cizgi roman severlerin bastaclarindan biri olmus tam ismiyle  'The Rise and Fall of the Trigan Empire - Trigan Imparatorlugunun Yukselisi ve Cokusu' sonunda aradan gecen bunca zamanin ardindan ismine yakisir bir baskiyla, buyuk ciltler halinde tekrar yayinlanmaya basladi. 



Seride ismiyle yapilan gondermeyle (Gibbon'in meshur eseri 'The History of the Decline and Fall of the Roman Empire') de anlasilabilecegi gibi uzayda-bambaska bir gezegende gecen Roma imparatorlugu vari bir imparatorlugun kurulusu-yukselis hikayesi merkezde yer almakta. Cevresinde de Araplari, Uzak Dogululari ve Afrikalari temsil eden baska kavimlerle dolu bir gezegende gecen maceralar ve bir tarafta yuksek teknoloji eseri aygitlarla ote yandan kilic ve mizraklarla yapilan fantastik savaslar. 

Bugunden okundugunda 60'larda yaratilan bu hikayeler oldukca  naif gelse de sadece Lawrence'in birbirinden harika panelleri icin bile okunmaya deger. 






22 Mayıs 2020 Cuma

Frank Miller ve Bolunmus bir Amerika

Martha Washington

Corona virus pandemisine Amerika'nin kaotik tepkisi ve sureci yonetememesi bir yana pandemi eyaletler arasindaki zihniyet farkini bir kez daha ortaya cikardi. Bireysel ozgulukleri olarak gordukleri haklarina devletin herhangi bir sekilde mudahale etmesini sindiremeyen hatta "Yaslilarimiz olmeye razi, yeter ki eyaleti acin" seklinde garip aciklamalarda bulunan eyaletler ve valiler bir tarafta toplum sagligi bireysel ozguluklerin sinirlarini belirler diyen eyaletler ve "isinizi kaybedebilirsiniz ama bu olmekten iyidir" diyen valiler ote yanda. Amerika'nin ruhu icin verilen ic savasin izleri her firsatta asirlar otesinden su yuzune cikmakta. 



Frank Miller "Martha Washington" serisi ile yillar oncesinden bu ruhu ve catismanin izini surmekte; superkahraman cizgiromanlarindan tanidigimiz Miller'in oldukca kisisel bir serisi. Serinin cizeri ise Watchmen'den tanidigimizn Dave Gibbons. 1990'da baslayan seri araliklarla yayinlanan mini diziler ve teksayilarla 2007'deki son buldu. Kahramanin ismi de zaten bu catismanin timsali olarak Amerikan'nin ilk first ladysinin ismi olarak secilmis. 



Kaotik bir yakin gelecekte dogmus bir siyahi bir genc kizdir Martha. Amerika'nin kenar mahallerinde, hapishane misali kapali yapilarda buyuyup gercek yetenegi askerligi kesfedince onunde buyuk bir dunya ve maceralar acilir. Kaos kisa zamanda ic savasa suruklenir; Amerika degisik eyalatlerin gruplasmasiyla kamplara bolunur.

Miller her zaman konusmalari ve yorumlariyla tartismalara neden olmus bir isim; cizgi roman dunyasinda sikca karsilastigimiz liberal-sol degerlere sahip cikan yaraticilarin aksine kimi zaman bunlara dudak buken bir yaratici. Ornegin 300'de cizdigi genc-guzel-kahraman Batili; cirkin-efemine-deforme Dogulu portleri ile oldukca yuzeysel bir Oryantalist zihne sahip olmakla suclanmisti. Bu yuzden genc bir siyahi kadini baskahraman olarak secse de yine de Amerika'yi bolerken kulllandigi basi gruplamalar oldukca sasirtici.


Ornegin radikal feministlerin ele gecirdigi eyaletler var; yahut irkcilarin eyaletleri var ama bunlar aryan irkinin ustunlugunu savunmanin yanisira ayni zamanda escinsel. Yani Miller 'evet ben irkci degilim' diyor ama ayni zamanda ufak bir twistle onlari escinsel yaparak escinsel haklarini sahiplenen kesimden de olmadigini hatirlatiyor bize. Bir diger grubun ise herseyi dezenfekte edip herseye hastalik olarak yaklasan robotik doktorlardan olusmasi pandemi siradinda okurken ilginc bir tesaduf elbette. 

  


Serinin hikayeleri cok da orjinal olmayan, heryerde rastlanabilecek bilim-kurgu temalari.

Ama en enteresan nokta dunyayi ekolojik bir felaketten kurtarmak icin bazi eyeletlerde etin yasaklanmis olmasi; diger eyaletlerde ise et uretim ve tuketimini surduren cokuluslu burger sirketlerinin varliklarini devam ettirmesi. Bu iki kesim Brezilya'da yagmur ormanlarinin kaderini belirlemek amaciyla silahli gruplarla karsi karsiya gelmekte...

Gunumuzun Brezilyasi ise global isinmaya inanmayan yeni baskani ile yagmur ormanlarindan yeni alanlari her gecen gun et uretimi icin telef etmekte... 



24 Nisan 2020 Cuma

Marshall Law

Superhero genresiyle, bu turun cesitli yayin donemleriyle, en meshur ikonlari ve ekipleriyle dalga gecen hatta tum turu bir yapibozumuna ugratan ve bugunlerde ozellikle dizisi yuzunden iyice populer olan Ennis'in "The Boys" serisinden (2006) cok daha once bir baska Ingiliz yazarin eseri ayni seyleri ayni sertlikle yapmisti aslinda. John Wagner ile birlikte 2000 AD dergisini ve tum Ingiliz Cizgi roman endustrisini revisyona ugratip, sekillendiren usta yazar Pat Mills'in ve Alan Moore'un 'The League of Extraordinary Gentlemen' serisindeki kendine has uslubuyla taninan Kevin O'Neill'in yarattigi : Marshall Law (1987).  



Pat Mills, The Boys'un ve Garth Ennis'in Marshall Law'dan esinlendigi iddiasinda. Yazarlarin gecmislerinin kesismesine, hikayelerin ana plotlarina bakilirsa buna hayir demek mumkun degil.

Marshal Law,  superherolara ceki duzen vermek, goz altinda tutmak cogu zaman da infaz etmekte olan kendisi de aslinda eski bir superhero olan kanun adamidir ve Boys'daki gibi Superman'dan Batman'e Avengers'a buyuk karakterin hepsinin rip-offlariyla karsilasir. "Ben bir kahraman avcisiyim... Kahramanlari avlarim... Henuz biriyle karsilasmadim" mottosuyla aslinda ne kadar bos olduklarini gostermektedir. Orumcek adam cinsel problemleri olan bir gence, Thor hayalperest - sizofren bir karaktere doner bu sayfalarda. Hele Batman'i oyle bir ele alisi, Batman'in yanindaki Robinleri bozuk para gibi harcamasiyla oyle vahsi bir alay edisi vardir ki : 


Mills ve genel olarak Ingiliz cizgi romani (ozellikle 200 AD gelenegi) superherolarda uzak bir gelenektir. Normal otesi gucleri olan kahramanlar olsa bile hikayeler genel olarak bu ture sokulacak cinsden degildir ( Strontium Dog gibi : http://paneller.blogspot.com/search/label/Strontium%20Dog). Mills kendi soylesilerinde de itiraf ettigi gibi aslinda tight giyen superherolardan; yuzeysel hikayelerinden nefret etmekte; Marshall Law ile birlikte bir anlamda tum bir sektorle ve turle hesaplasmakta. Super guclere sahip insanlarin gercekte neler yapabileceklerinden nasil saplantili ruh hastalarina donusebileceklerinden (Marshall Law da superkahramanlarla kafayi bozmus eski bir super kahramandir zira) ve bunlarin gercek savaslarda kullanilmasinin aslinda ne kadar sacma olabileceginden bahsetmektedir. 

Mills bu baglamda ayni zamanda Amerika ile de hesaplasmaktadir; ikinci dunya savasinda Amerikan sirketlerinin Nazilerle yaptiklari isbirlikleri, petrol silah ve teknoloji transferi, Amerikan'nin atom bombasi kullanmasi gibi zaferden sonra tartisilmasi pek mumkun olmayan konulara girmektedir. Marshall Law'a gore bu super kahramanlar "yeldegirmenlerine saldiran Don Kisot gibidirler, asla gercek kotulere dokunmamislardir"     




Marshall Law bu uzun yayin doneminde cok degisik bicimlerde okuyucuya ulasabildi; mustakil dergiler yahut STRIP gibi cizgi roman dergileri icinde sayfalar gibi. Bu daginik yayinlar sonra Dark Horse tarafindan derli toplu yayinlandi. Hele bir de Dark Horse'un tum Marshall Law sayfalarini topladigi Omnibus var ki su an kolleksyoncular icin oldukca degerli-el yakan bir yayin haline gelmis durumda. 





30 Mart 2020 Pazartesi

The Invisibles

"Duydugunuz butun komplo teorilerinin aslinda gercek oldugunu dusunun" diye baslar Invisibles'in ikinci serisinin ilk sayisi... Evet, ayin karanlik yuzundeki sirdan Roswell olayina butun belli basli komplo teorilerine atifta bulunan, bunlari sentezleyip yeniden yorumlayan belki de simdiye kadar yaratilmis en anarsist, gnostik ve esoterik seridir Invisibles.

Invisibles 94-20 arasinda birbirinin devami 3 seri olarak yayinlandi. Grant Morrison'un yazdigi seri maalesef cok cesitli cizerler tarafindan cizildi; bu da cizgi kalitesinde, karakterlerin sunulmasinda istikrarsizlik yaratsa da ozellikle Phil Jimenez gibi cizerlerin sayilari ve Brian Bolland'in kapaklari harikadir.

Hikaye ilk bakista kabaca dunyayi, tum insanlari hegamonyalari altinda somuren karanlik guclerle onlara karsi mucadele veren anarsist-ozgurlukcu bir grubun mucadelesi gibi gorunse de detaylar ortaya ciktica orjinalligi de katman katman belirmektedir. Herseyden once bu hegamonyanin on cephesinde buyuk kurumsal sirketler , zengin elitler, hukumetler ve ordular var gibi gorunse de arkasinda onlari da yoneten boyutlarotesi karanlik tanrisal gucler vardir. Invisibles grubu ise mucadelelerini teknoloji ve siddetle yuruttugu kadar gnostik metodlarla, buyuyle, astral seyahetle ve kehanetlerle de yurutmektedir.



Grubun en en entersan karakterlerinden biri trans-shaman karakteri Lord Fanny'dir. Belki de boyle buyuk bir seride bu kadar on plana cikan ilk trans karakterdir. Pek cok kulturde oldugu gibi Brezilya'daki yerel kuturde de kadinlardan kadinlara gecmektedir shamanlik ve cadilik. Lakin Fanny bir erkek olarak dogdugunda buyukannesi gelenegin bozulacagi ailesine ait olan zincirin kopacagi korkusuyla bundan hic memmun olmaz ve onu bir kadin olarak yetistirir. Bir Aztek tanrisi Mictlantecuhtli  onu bu haliyle kabul eder ve boylece ailenin geleneksel shamanistik gucleri devam eder. Mictlantecuhtli bununla ilk defa karsilasmadigini anlatmak icin Fanny'ye sorar : "karsima cikan ilk erkek-kiz oldugunu mu saniyorsun?" 

Mictlantecuhtli  

Bir baska Invisibles uyesi ise "Jim Crow" dur. Aslinda 19. yuzyilin Amerika'sinda zencilerle alay etmek ote yandan beyaz adami eglendirmek amaciyla Thomas Rice tarafindan yaratilmis bir sahne karakteridir Jim Crow. Rice tembel, yarim akilli olarak cizdigi karakteri yirtik pirtik giysiler, ayakkabilar ve bir sapka giyerek ve de yuzunu siyaha boyayarak tamamlar.


Ingilizceyi yeni ogrenmeye baslamis bir Afrikalinin kirik dokuk Ingilizcesiyle sarkilar soyleyip dans ederek yaratigi tipleme etnik asagilamanin, irkciligin doneme ozgun en klasik simgelerinden olur ve unu yayilir. Boyle bir Ingilizceyle dans ederek beyazlari eglendirmektedir:  

"Come listen all you galls and boys,
I'm going to sing a little song,
My name is Jim Crow.
Weel about and turn about and do jis so,
Eb'ry time I weel about I jump Jim Crow."

Nasil bir zamanlar gay kelimesinin asagilama icin kullanildigi halde buna maruz kalanlarin kelimeye sahip cikip kelimenin anlamini altust ettiyse ve gururla sahiplendilerse Morrison da Jim Crow tiplemesine de aynisini yapar.  Karakteri sahiplenip bastan yaratarak mistik bir super kahraman/yari ilah yaratmayi bilmistir. Orjinal Jim Crow'un asagilamak icin kullanilan yirtik pirtik giysileri, sapkasi, hatta banjosu muhtesem aksesuarlar olarak geri doner.






Matrix uclemesinden daha once uyandirilmayi bekleyen buyuk kurtarici hikayesi de barindirmaktadir Invisibles. Nasil Matrix'de makinalar insanlari bir simulasyon icerisinde yasatirken ote taraftan somurmekteyse Invisibles dunyasi da aslinda fiziksel olarak gercek olsa da buyuk bir komplo teorisinin-simulasyonun disa vurumudur. Sadece Invisibles uyeleri gerceklerin farkindadir (uyanmistir) ve grubun yeni uyesi olacak Liverpool'lu siradan bir asi-serseri genc gibi gorunen Jack Frost'un pesine duserler. Jack Frost'un uyandirilma asamasindaki en son sinav Londra'nin en yuksek binalarindan birinin ( ayni zamanda kapitalist sistemin simgesi) tepesinden atlamaktir. Morpheus Neo'yu atlamaya ikna etmeden yillar once Tom Jack'i ikna etmistir.


Invisibles kahramanlari aslinda bugunku hucrelerden sadece biridir, sayisini bilmedigimiz hucreler tarih boyunca tiranliga karsi mucadele edegelmislerdir bu mucadele kimine gore evrenin yaratilmasiyla baslayan iyi-kotu mucadelesidir. Invisibles bu yuzden kimi zaman zamanda yolculuk yaparak Lord Byron ve Shelley'nin meshur tartismalarina sahit olurlar ; Fransiz ihtilali sirasinda yazilariyla, romanlariyla her turlu otoriteyle alay etme, insanin en ciplak ve vahsi tarafini ortaya cikarma geysindeki Marquis de Sade ile tanislar. Sade'nin meshur romani Sodom'un 120 gunu icerinde sIkIsIrlar; Sade 4 karakterin (banker, yargic, psikopoz ve duk) seks koleleri ile bir satoya cekilmeleri ve akla hayale gelmez fantezilerini, iskencelerini, tecavuzlerini anlatmaktadir. Karakterler rastgele secilmemistir; dunya uzerinde hukum suren hegamonyanin birbirleriyle ilintili, birbirini besleyen dort yuzunu temsil etmektedirler; kapitalizm, ordu, yargi ve yonetici sinif. 




Bu arada ilginc bir not: Sade'nin kayboldugunu sandigi metni yillar sonra bulunmus ve roman olarak basilmistir lakin daha ilginci hegamonyaya karsi yazilan metin Fransa devleti taraindan el konulmus ve ulusal hazine ilan edilmistir. 

Egemenleri sikca Tilki Avi kostumleriyle goruruz (elbette tilki yerine insan avlamaktadir), Morrison'un Ingiliz kulturunden cizgi romana tasidigi hos bir allegoridir zira Tilki Avi halen daha zaman zaman ortaya cikan bir politik tartismadir Ingiltere guncel siyasetinde. Sinifsal ayrimin simgelerinden biri oldugu, ozellikle tasrali zenginlerin -yahut tasrada malikaneleri olan zenginlerin- yaptigi pahali bir ugras olarak nitelendirilmisitr. Benzeri vahsi ugraslarin (zira buna spor demek guc) yasaklanmasina ragmen (ornegin bir isci sinifi eglencesi olarak kopek yahut horoz dogusturmek) yasaklandigi halde Tilki Avi bir turlu yasaklanmamistir. 



"Tibet'deki herhangi bir cocuga hangisini tercih edersin Budist Aydinlanmayi mi yoksa bir Big Mac mi " der Albay Firday. Cevap bellidir zira global hegamonyanin isleyebilmesi icin insanlarin tektiplestirilmesi, ayni yiyecekleri tuketip ayni filmleri, giysileri, muzikleri tuketmesi gerekmektedir. Ancak farkliliklar yok edilince yahut siglastirilinca, yuzeysel olarak kalinca insanlara tumden hukmetmek kolaylasacaktir. Bunun bir sonraki adimi ise Morrison'a gore dogustan itibaren takilacak bio-chiplerdir. (Burda Morrison'u ongorusu dolayisiyla tebrik etmek gerek zira bugunlerde gonullu olarak ve buyuk bir arzuyla sadece telefonlarla yahut akilli saatlerle olcugumuz ve sirketlere kendi ellerimizle emanet ettigimiz datalarimiz -biometrik verilerimiz dahil- yakin bir gelecekte deri altina yerlestirilcek ciplerle olculecektir... elbette yine insanlarin kendi "arzulariyla") 






Morrison gercekten yazdiklarinin bir kismina ve paraormal olaylara inanan biri; cesitli buyu metodlari ogrendigine, bunlari denedigine, bir kisminin ise yaradigina ve paranormal olaylara sahit olduguna inanmakta ; o yuzden Morrison icin bu seri sadece eglenceli vakit gecirecek yahut para kazandigi bir cizgi roman serisi degil ayni zamanda hayati, dunyayi ve hatta kozmolojiyi nasil algiladigini beyan eden bir nevi manifesto niteliginde.

Isin bu kismi bana akil disi gelse de seriyi butunluklu, derinlikli ve katmanli hikayesiyle rahatlikla Transmetropolitan, The Boys, Preacher gibi en iyi alternatif serilerin yanina koyabilirim.



18 Şubat 2020 Salı

Borgias

Borgias ailesi hem Vatikan hem de Italyan tarihinde buyuk izler birakmis, Ronenans doneminde iki de Papa cikarmis onemli ve etkili bir aile. Ailenin iktidar catismalarini -Jeremy Irons'in da harika oyunculuguyla- ele alan ayni isimli diziyle (2011) Borgias ismi populer kulturdeki dolasimini ve bilinirligini arttirdi. 


Oysa diziden daha once Jodorowsky ve Manara isbirligiyle ortaya cikan bir Borgias cizgi romani da var. 2004-2010 yillari arasinda once dort kitap halinde Fransizca yayinlanan sonra tek cilde toplanan ve degisik dillere cevrilen bir album. Manara'nin sanatina soylenecek hicbir sey yok, tek kelime ile muhtesem. Harika detaylar, canli renklerle suluboya paneller ve tabi ki hemen her Manara calismasinda gormeye  alistigimiz ciplaklik ve erotizm. Ama Jodorowsky hikeyesiyle cok tepki topladi, elestirildi. Daha cok hikayeye ve detaylara odaklanmak istiyorum o yuzden .

Manara gercek tarihi karakterlere dayanan hikaye icin belli ki her karakterin Ronesans tablolarini calisarak karakterleri yaratmis. Hemen hemen tum karakterler diziye gore cok daha gercekci. 

Jodorowsky'nin hikayesini kurgularken detayli bir tarih calismasi yaptigina kusku yok. Ornegin Roma'nin bugun de yasayan kadim gelenekleri, Kardinallerin papa secim sureci oldukca enteresandir, bu surec dizide de paralel bir cekilde islenmektedir. Kardinallerin secim tamamlanincaya dek dis dunyaya kapanmalari, secilemeyen her turda bacadan siyah salinan siyah dumanla bunun dis dunyaya haber verilmesi ve secim tamamlaninca da beyaz bir dumanla bunun disariya haber verilmesi. Ve belki de en enteresan rivayet Papa'nin secilmesinin son adimi, ozel bir sandalyeye otumasi ve kardinallerden birinin sandalyenin altindaki delikten Papa'nin testisleri ve penisi oldugunu onaylamasidir.



Bu gelenek soylencesinin (yapildigina dair kanitlar sikintili) kaynagi eski bir Orta Cag hikayesine dayanmakta, malum Tanri'nin yeryuzundeki yanilmaz temsilcisi, St. Peter'in halifesi Papa'nin elbette bir erkek olmasi gerekmektedir. Lakin rivayete gore oldukca becerikli bir kadin olan Joan erkek kiligina girmis ve Kilise icinde yukselerek 800'lu yillarda bir-kac yilligina da olsa Papa olmayi basarmistir. Her ne kadar modern arastirmacilar bunun tamamen uydurma bir hikaye oldugunu soylese de Ortacag boyunca inanilan bu kadin Papa soylencesi Kilisenin ustune ve bu kopmadan St.Peter'a uzanan zincire golge dusurmustur. Sandalye ve erkeklik kontrolunun de bu soylenceden dogdugu varsayilmakta.

Kadin Papa
...

Bir kardinalin (ve ailesinin) her turlu hile ile papaliga yukselme temasinin gectigi baska bir cizgi romana da deginmistik : Scorpion-Akrep (http://paneller.blogspot.com/2019/12/akrep.html).  Orada Trebaldi ailesinin (ve diger ailelerin)18. yuzyildaki ihtiras dolu mucadelesinin Borgias hikayesinden (ve Medici, Sforza gibi) donemin diger ailelerinden  esinlendigini soylemek abartili olmaz sanirim. Jodorowsky'nin kurumsal dinlerle olan catismasini, beden-disi deneyimler, ruyalar, kehanetler ve samanistik rituellere olan ilgisini diger cizgi romanlarinda nasil isledigine deginmistik : (http://paneller.blogspot.com/2020/01/ruya-ve-kehanet.html) Beyaz Lama'da Tibet Budizmi, Bouncer'da Kizilderili mistisizmi uzerinden bunu yapmanin yolunu bulmustu, ama boyle birseyi butun hikayesi Roma ve cevresinde en buyuk kurumsal din olan Hristiyanligin kalbinde gecen bir hikayede yapmak elbette oldukca guc. Ama Jodorowsky  bunun yolunu da ustalikla bulmus gozukmekte; Vatikan'a organik olarak bagli olmayan (ve sonradan heretik ilan edilen) bir vaiz karakteri uzerinden (Savonarola) dinsel esrimeyi ve taskinligi, onun gordugu kabuslari ve kehanetlerini anlatmakta. Bu da yine diger cizgi romanlarinda yaptigi gibi hayalleri ve kehanetleri hikayeye yedirmesine yardimci olmakta.


Gercekten yasamis bir Dominiken rahiptir Savonarola. Yozlasma ve ahlaksizlikla sucladigi kurumsal yapiya bagli hissetmedigi icin rahatlikla dinsel coskunun getirdigi hayalleri-kehanetleri halka acik yerlerde vaaz etmekte, buyuk kalabaliklar toplamakta. Boylece iktidatin hassas dengelerle yurudugu bir ortamda halkin uzerinde etki ve dolayisiyla iktidar kurmaktadir. Benzer catismalar butun buyuk dinlerin tarihinde gozukmektedir, devletle icice olan  -hatta kimi zaman devlet olan- kurumsallasan dini yapi hantallasir, bir kurallar ve mekanizmalar yumagi halini alirken bu sirada ici bosalir, ister istemez yozlasir, kurucu donemin heyecanini yitirir. Ama bu heyecani duyan, kurumsal makinanin disinda kalan -kimi zaman kendi istegiyle bundan fergat eden unsurlar yepyeni bir heyecanin odagi olur. Halki daha dogrudan etkiler, duygularina hitap edip peslerinden surukler cok gecmeden de merkezi otorite tarafindan (eger iktidara eklenemeyecek, iktidar tarafindan kullanilamayacak hale geldiyse) heretik olerak ilan edilirler. Babai isyanindan baslayarak Anadolu Islam tarihi (ondan once de Hristiyanlik tarihi) bu tarz iktidar catismalarinin gecidi olmustur. Savonarola da en sonunda elestirdigi Katolik klisesi tarafindan heretik olan edilir ve buyuk atesi (birazdan bahsedecegimiz) yaktigi meydanda oldurulur.  

Kurumsal dinin mekanizmalari disinda kalan -bu yuzden de Jodorowsky'nin sevdigini dusundugum- bir baska karakter ise eserdeki "cadi" karakteridir. Toplum tarafindan korkuldugu icin dislanan butun cadi karakterleri gibi aslinda buyuk de bir islev gormektedir. Bir zehir mi hazirlanacak, kurtaj mi yapilacak... bu ve bunun gibi nice yasak bilginin tekinsiz tasiyicisidir. Bu da ona kendine actigi alanda servest hareket etmesini saglar.



Ote yandan Jodorowsky Ronesans'in bazi meshur isimlerini hikayeye eklemlemistir; Borgias ailesinin danismani rolunde Makyavel'i gormekteyiz. Kendisi Floransali olmasina ragmen (dizide Floransa'li Medici ailesinin danismanidir) seneryo geregi cizgi romanda Roma'ya tasinmasi isabetli olmustur zira Makyavelist prensipleri anlattigi Prens adli kitabinin ilham kaynaklarindan biri acimasizligi ile un salmis ogul Borgia  Cesare Borgia'dir. Mutlak iktidari ele gecirmek ve koruyabilmek icin herseyi yapabilecek biridir.



Meshur ressam Botticelli de konuk olur panellere. Savonarola'nin puritenist etkisi o kadar buyuktur ki insanlar onun vaazlari dogrultusunda evleri basip sekuler resimleri, heykelleri, kimi kitaplari, oyun kartlarini, aynalari ve daha nice kisisel esyalari toplayip yakmaktadir. Boticelli de bundan etkilenmis ve en onemli pagan resimlerinden bazilarini Floransa'da o buyuk atesin yakildigi gun yakmistir rivayete gore. Bugun kurtulan Venus'un Dogusu gibi bir-kac meshur pagan eseri tamamen tesaduf eseri kurtulmustur (o sirada Floransa'nin disinda bir Medici villasinda olduklarindan) . Savonarola tum bagnazlar gibi tum resimlere degil isine gelmeyenlere, Hristiyanlik temasi tasimayanlara karsidir o yuzden de  Botticelli'nin geriye kalan eserlerinin cogu Hristiyanlik temalidir.



Venus'un Dogusu  (1484) Botticelli'nin tum Meryem-Isa resimlerine ragmen bugun belki de en bilinen eseridir. Eski Yunan soylencelerine gore denizin kopuklerinden dogan (zira ilk Titan Kronos babasi Uranus'u hadim etmis ve cinsel organini denize firlatmistir; Uranus'un menisi denizi dollemistir) bir denizkabugu ustunde kiyiya dogru ilerleyen ask ve guzellik Tanricasi Venus'u -tam da Manara'nin resmedecegi gibi- ciplak resmetmistir. Peki buyuk ustanin yaktigi resim ne olabilir?

Kiskirtici bir sorudur bu. Zira Jodorowsky Manara'yi proje katilmaya razi eden unsurlardan birinin Boticelli'nin yaktigi resmi resmetme-yorumlama firsati oldugunu soylemekte. Manara ve Jodorowsky bu resim icin elbette pagan bir bir tasvir secmis : uc yari ciplak nymph (peri) ask ve sehvet Tanrisi Eros'u uyandirmaktadir. Sanat tarihinin bu kayip halkasinin ne olabilecegini boylece Manara ve Jodorowsky merceginde gormekteyiz:



Son konugumuz ise Leonardo Da Vinci'dir. Da Vinci's Demons (2013) isimli dizide (yine her turlu desise ile Papaligi ele gecirmeye calisan karakterin oldugu) diger yetenekleri yaninda yaptigi dahiyane silahlari Floransa'da Medici ailesinin hizmetine sunan Da Vinci bu sefer Roma'ya gelmis ve silahlarini Borgias ailesinin tum Italya'yi birlestirme amaciyla giristikleri savasta onlarin hizmetine sunmustur.





Jodorowsky'nin eserle ilgili en cok elestirildigi noktalardan biri ise cok siyah-beyaz bir portre cizmesidir; evet Borgias ailesi guc ve iktidar icin en asagilik isleri yapabilecek en ahlaksiz kisilerdir ona gore. Zehirlemeden suikastcilere, santajdan en sefih cinsellige, ensestten orgylere (burada da ailenin gucu vurgusu yapilir, eski Misir firavunlari gibi cocuklarin birbirleriyle birlikte olmasiyla  Borgias kaninin saf kalmasini saglanacaktir)...  Borgias ailesi hakkinda evet tonla rivayet vardir , ornegin donemin taniklarindan birinin aktarimi:

Papanin evinde ve Roma'nin sokaklarinda artik suc veya utanc verici diye nitelendirebilecek hic bir olay yok. Kim dehsete dusmez ki...  Tanri'ya ve insana saygi gozetmeden kendi evinde sergilenen korkunc, canavarca sehvet duskunlugune?  Sayisiz tecavuz ve ensest...  St.Peter'in sarayinda toplanan fahiseler ve her kosede bulunan pezevenkler, genelevleri... 

Ama bunlarin bir kismi iktidardan dustukleri icin rakipleri tarafindan uretilmistir. Ensest ve 50 fahisenin katilidigi devasa partiler icin somut kanit bulunmamaktadir. Papanin ve Kardinallerin cocuk sahibi olmalari , metres tutmalari ise donemin normalidir. Papaligi rusvet ve santajla ele gecirmeye calisan, bunda basarili olunca da nepotismle butun yakinlarini mevki sahibi yapan ne ilk aile ne de son aile Borgiadir.

O yuzden ciddi tarihciler Borgias ailesi hakkinda anlatilanlarin -biraz da yabanci/Ispanyol kokenleri yuzunden- abartildigi konusunda hemfikirdir. Disardan gelip Italyan politik arenasinda cok hizli yukselmeye calismis, bunu yaparken de diger ailelerin olusturdugu politik dengeyi gozetmemis ve yukseldikleri hizla da dusmuslerdir. Jodorowsky'nin hikayesi bu yuzden tarihsel gerceklikten oldukca uzakken Jeremy Irons'in portresinin biraz daha insafli yaklasmasi-daha gri bir portre cizmesi daha tutarlidir (kaldi ki o bile elestirilmistir).

Fakat onsozde de belirttigi gibi Jodorowsky'nin bunu yaparken bir amaci vardir; kimi zaman ilk mafya ailesi olarak da nitelenen Borgias'lari gunumuzun bir alegorisi olarak kullanmisir. Jodorowsky'ye gore kitabin yayinlndigi tarihlerde ikinci baskanini cikarmis olan Bush ailesi dunya tarihini sekillendiren mafya-ailelerin hala surdugunun kanitidir.

Kitabin yayinindan sonra Bush ailesi ucuncu bir baskan cikarma denemesinde basarili olamadi ama onun onunu kesen baska bir aile oldu. Bugun Borgias nepotizmine rahmet okutacak bicimde gucunu saglamlastirma sureci icerisinde Trump ailesi.




Sizin de akliniza baska aileler geliyor mu? 

15 Şubat 2020 Cumartesi

Kebir 2

Elime gecen ikinci bir Kebir cildi ; 1973 tarihli 24 nolu sayi. Bagan Tigin isimli macerayi icermekte ; macera 84. sayfada sona ererken cilt yine ek kisa cizgi romanlar ve bazi ansiklopedik bilgiler-illustrasyonlarla 130 sayfaya tamamlanmis. 



Karaoglan'in konuk oldugu arkadasi Ozmus beyin oglu Bagan Tigin ve arkadaslarinin Hintli esirler tarafindan kacirilmasi ve Karaoglan'in peslerine dusmesini konu aliyor hikaye. Aslinda biraz daha cocuklara odaklansa ve dogru duzgun bir cografya verilebilse guzel olabilecekken oldukca dagilan kisa bir Karaoglan hikayesi. Esirlerin Bati Hint kiyilarindan kactiktan sonra Cinli bir uc beyligine gecmeleri oradan Arabistana uzanan sacma bir cografya sozkonusu. Karaoglan tek macerada hem hintlileri hem cinlileri hem de araplari darmaduman etmekte. 

Hikaye A. Muhtar Yavasca ismiyle bilinen seriden aynen aktarilmis (60'larin sonu 70'lerin basi). Guzel bir ic kapak kolaji varken bunun yerine yeni bir kolaj bir ic kapak tercih edilmis. 



Bunun disinda sadece orta sayfalara denk gelen iki sayfalik paneller Fransa'daki tek sayfalik formata uydurabilmek icin bolunmus, ek kisimlar cizilmis, hikaye bir-kac sayfa uzamis. 





Son olarak bir de internette gordugum kopya var ki kesinlikle Suat Yalaz'in elinden cikmadigi belli. Hem cizimler hem de Karaoglan'in bir grup cuceyle bogusmasi gibi ilginc ogeler bunun Yalaz'in bir yerde bahsettigi golge Italyan ressamlarin elinden cikmis bir Kebir macerasi oldugunu gostermekte. "Kanon"dan olmayan boyle hikayeleri de okumak ilginc olabilir.