2 Şubat 2020 Pazar

Kebir

Karaoglan'in Fransa'daki yayinlanma hikayesi okurlari tarafindan bilinen bir hikaye; ama simdiye dek bu yayinlardan birini gorme firsatim olmamisti.




Sonunda -ebay sagolsun- elime Fransa'dan bir nusha gecti; oncelikle bekledigimden oldukca kucuk boyutta bir cizgi roman. Aliskin oldugumuz BD buyuk albumleri gibi degil oldukca kucuk cep boy bir cizgi roman. 1973 tarihli ve 22. sayi.

100 sayfayi asan hacminde sadece ilk 87 sayfasinda Karoglan var, sonrasinda kimi sayfalar iki ayri cizgi romanla kimi sayfalar da bazi ansiklopedik metinlerle doldurulmus. 


Ayni yillarda Fransda yayinlanan  Ken Parker'a icerik ve boyut olarak benziyor. Onda da asil cizgi roman disinda dolgu cizgi romanlar ve bilgi metinleri var; bu kucuk boy yayin Fransa'da buyuk yayinevlerinin buyuk albumleri disinda o donem yaygin bir yayin stili olmali. 




Kapagin Yalaz elinden cikmadigi belli, icerik ise bildigimiz Karaoglan'in yeniden duzenlenmesi. Kebir Yalaz'in soyledigine gore Aksam gazatesinde yayinlanan materyaller kullanrak hazirlanmis ama anladigim kadariyla son sayilara dogru yayinci hayalet cizerlerle yeni maceralar da yaratmis. 





28 Ocak 2020 Salı

Yildiz Tutulmasi

Ender Ozkahraman'i "Orasi Hikayeleri" ile tanidim. Hikayeler kimi zaman baska cografyalarda gecmis olduklarinda bile "Orasi" Dogu-Guneydogu idi, bolgenin insanlarinin hikayeleriydi. Kimi zaman mistik-fantastik yonleriyle ("Micir" hikayesi gibi) tuhaf-gercekustu,  kimi zaman da bolgenin zorluklariyla asiri dramatik aci oykulerdi bunlar (Antalya'da plajda kacak olmakla suclandigi icin gozaltina alinan insaat iscisinin oykusu "Ruzgar bizi surukleyecek" gibi) . 



Ama yer yer de Ozkahraman'in bolgenin insani icin tanimladigi asiri utangacliktan ve deli-veli karakterlerden dogurdugu mizahi vardi bu hikayelerde, Yilmaz Erdogan'in "Vizontele"de yakaladigi bir mizaha paralel bir mizah damari*. Filmlere Kurtce dublaj yapmak icin yetenek arayan dublaj ustasi "Keyn'i Bulmak" hikayesi yahut ayna karsisinda corba icmesini duzeltmeye calisan kahramanin "Ayna" hikayesi gibi.



Aralarinda elbette siyasi hikayeler de olurdu : orgut uyeligi gecmisini paylasmak istemeyip Istanbul'da lunaparkda calisarak yeni bir hayat kurmaya calisan Abdullah'in hikayesi "Yuksege" gibi. Bu kisa hikayeleri herhangi bir kategoriye  sokmak guc zira genelde yukarda saydiklarimizin hepsinden bir parca bulmak mumkun pek cogunda. Bu hikayeler senelerce Leman gibi dergilerde devam etti, sonrasinda kitaplastirildi.  

Ama herhalde Ozkahraman'in konu basligina en cok uyan, en tehlikeli en siyasi hikayesi "Yildiz Tutulmasi" dir. Diger kisa hikayelerinin aksine daha hacimli (yaklasik 100 sayfa) bu kitap iki orgut mensubunun; Ruken ile Pervin'in  hikayesini ele almaktadir.

Hersey bir otobusun yolunun kesilmesi ve bir asker kacirma plani ile baslar. Otobusdeki atesli bir cocuk yuzunden Ruken vazifesi ile o an dogru olarak dusundugu davranis arasinda ikilemde kalmistir. Aranan askerin de "beni kacirin bu isi bitirelim cikisi" ile birden askeri ve otobusu serbest birakma karari alir.



Elbette bundan sonrasi kendi icin yokus asagi bir surectir, orgut ici ispiyonlama-sorgu-dislama-laf dokundurma mekanizmalari calismaya baslar; boyle bireysel sorgulamalara ve "zayifliklara" yer yoktur. Dagdan kacis ise devletin eline gecme ve iskence surecinin baslangicidir. Disari ciktiginda ise canli bir cenazden farki yoktur ; tekrar iceri alinir en sonunda hayatini kaybeder.



Ozkahraman hikayeyi Ruken'in arkadasi Pervin'in objektifinden-agzindan flashbacklerle oldukca guzel kurgulayarak anlatmis; yavas yavas acilan-cozulen bir anlati. Gecisleri yaparken de oldukca ustaca kotarilmis paneller var.


Bunun yaninda ana hikayenin yaninda belki de her biri birer kucuk Orasi Hikayesi olabilecek minik anlar-anlatilar var; Ruken'in kola siselerini yok etme plani yahut Kavalci masali.

Nihayetinde ortada durmayi tercih eden, kendini teslim etmeyen,  belki bugun yazilip cizilemeyecek bir hikaye "Yildiz Tutulmasi". Orgut jargonunda kullanilan 'Tasfiye' kelimesi ile 'Tesviye' kelimelerini hep karistiran Ruken'in yaklasimi kitabi ozetlemekte: hangi ustyapiya ait olursaniz olun yapi sizi kendi cikarlari, hedefleri, ideolojisi dogrultusunda yonlendirmekte torna misali ya kendine uydurmakta yahut posanizi cikarip bir kenara atmakta.





* Yillar sonra bu paralellik "ilginc" kurt bulma ve onun hikayesini anlatma olarak hem Yilmaz Erdogan hem Ender Ozkahraman'i elestiren yazilar da yazilmasina da neden oldu ; bir ornek icin: https://www.gazeteduvar.com.tr/yazarlar/2017/07/19/hakkari-ve-istanbul-aski/

** Cizgili Kenar Notlari kitabinda "Sallanan Ay, Portakal ve Vita Kutulari... ya da Ender Ozkahraman Hikayleri" isimli bir makale var ama maalesef Ozkahraman hikayelerini hakettigi olcude analiz edebilen bir metin degil .






26 Ocak 2020 Pazar

Ruya ve Kehanet

Ruya ve Kehanet*

Jodorowsky ismiyle Western turu bir turlu kafamda eslesmemisti zira yazari hep bilim-kurgu, fantazi turleri uzerinden, yarattigi Jodorverse de denen Incal evrenindeki hikayelerinden tanimistim. O yuzden Bouncer'in ilk bes hikayesini okurken acikcasi ne bekleyecegimi bilemiyordum. Evet, Bouncer oldukca sert, guzel kurgulanmis bir Western. Fransiz Western albumlerinden beklenen herseyi karsiliyor, cizim-renklendirme stili olarak da Komanci'ye oldukca yakin bir noktada duruyor zaten ama  Jodorowsky tur olarak Western'e bir yenilik getirmese de kendi damgasini vurmasini bilmis. 

Buyuk yazarin mitolojiye, paranormale, astral beden/seyahat, tarot fali, samanizm gibi mefhumlara ilgisi malum. Bunlari Incal gibi bilim-kurgu/fantazi turune yedirmekte de maharetli; hele bir de "Beyaz Lama" serisi var ki Tibet'de gecen macera boyunca mistik alani (elbette Tibetlilerin mitolojisi,  dini inanclari ve karsi tarafta kurumsallasmis Hristiyanlik diniyle catismasi uzerinden ) cok daha derinlemesine kullanmis.




Bouncer gibi bir Western'de ise bunu yapabilecegi tek cerceveyi, yani Kizilderileri kullanmis. Hemen her maceraya bir beden-otesi deneyim yerlestirerek samanizm ve panteizm ogretilerinden ogeleri ustaca maceralarin icerisine serpistirmis. Malum, samanist rituellerde "kendinden gecme" metodu olarak muzik, dans ve bedene zarar verme-eziyet etme gibi yontemler kullanildigi kadar psikoaktif madde kullanimi da icermekte... (bu metodlarin pek cogunun izlerini daha sonra gelisen kurumsal dinlerin tasavvuf ekollerinde bulmak da mumkun)

Bu maddeleri kullanan saman-kam bedenini terkederek tanrilarin/ruhlarin katina, madde otesinin bambaska dunyasina kanatlandigini, madde perdesini yirtarak bambaska ruhsal dunyalari deneyimledigine inanmakta. Kullanilan maddeler ise rituellerin cografyasina gore degismekte elbette; cesitli mantarlardan narkotik etken maddelere sahip bitkilere hatta cesitli zehirlere kadar ama nihayetinde hep dogadan elde edilen, doga anayla baglantili maddeler bunlar. Bu maddeler kullanani euphorik-esrik bir vaziyete getirmesi, coskun-taskin hareketler sergiletmesi yuzunden tercih edilmekte ve "etkisi ne kadar gucluyse o kadar iyi" gibi bir denklemle yaklasilmakta.

Bouncer'in hemen ikinci macaresinda bu madde kizilderilerin de rituellerinde kullandigi bir kaktus turu olarak ortaya cikmaktadir:



























Seth'in kaktusun tadina bakip beden disi deneyiminde soyledikleri ayrica ilginctir: "Hayvanlarim, Gok Yuzuyum... Gunes... Ben Hedefim..." Insanin doganin sadece ayricaliksiz bir parcasi oldugunu ve avciyla avin aslinda ayni sey oldugunun altini cizen bu sozler ne kadar da tanidik...


Ucuncu macerada afyon kullanimi ile meydana gelen beden otesi deneyim sergilenir:




Bizde yayinlanan son macera ise Bouncer'in babasi uzerinden kabilesinin son uyesi oldugunu ve kabilesinin geleneksel esrime yontemini ogrendigi maceradir : yilan zehri 




Beyaz Lama'da Tibet'e giren (elbette silah zoruyla) beyaz insanlar yerlilerin dinlerini-kulturlerini nasil asagi-anlamsiz gormektelerse ve yerlileri katletmelerini nasil onlari medenilestirmek olarak nitelemektelerse Jodorowsky Bouncer'da da ayni motifi kullanmistir (Bu sefer de beyaz adam-kizilderili ikiligi ustunden) .

* Bouncer'da da cok rahat kullanilabilecek bu baslik yazarin Beyaz Lama hikayesindeki ilk bolumun basligidir.

22 Aralık 2019 Pazar

Lady Mechanika

Lady Mechanika gecmisini hatirlayamayan, cesitli organlari robotik organlarla degistirilmis kahramanimizin adidir. Steampunk kurgusu icinde gecen bir dunyada (Mechanika sehrinde) bir yandan kendi gecmisinin pesindedir; kim oldugunu nasil bu hale geldigini arastirmaktadir diger taraftan da paranormal olaylari incelemektedir. Sehrin koruyucusu, paranormal dedektifi olarak hakli bir une kavusmustur bile. Buyuyle retro bir steampunk teknolojinin ic ice gectigi bir dunyada Joe Benitez'in yarattigi harika bir cizgi roman Lady Mechanika ve coktan kult statusune ulasmis durumda. Eski sayilari coktan yuksek fiyatlara el degistirmeye basladi bile.  

Cok grift, katmanli bir oyku dokusu bulunmamakta; hatta bilim-kurgunun, populer kulturun ana unsurlarini -ornegin golemn hikayesini- sikca kulanmakta Benitez ama bunlari harika cizgileriyle ve buyuleyici bir steampunk atmosferinde tekrar isledigi icin oldukca basarili oldu. 

Dogus hikayesi de gercekten ilginc, Beitez ana akim cizgi roman sirketleriyle calismaktayken dogal olarak conventionlari gezmekte. Ama conventionlarda genelde superhero ve manga-anime cosplayleri yaninda oldukca kucuk ama sadik bir kitlesi olan steampunk cosplayerlarini gorup bunlardan oldukca etkilenmis. Turun kendisine ilgi gostermeye ve okumalar yapmaya baslamis. Lady Mechanika da iste bu ilginin -ve bir anlamda turun fanatiklerinin sadakatinin- bir sonucu.









8 Aralık 2019 Pazar

Akrep

Eli kılıçlı çizgi roman kahramanlarının devrinin çoktan geçtiği düşünülebilir; oysa her şey güzel bir çizginin orijinal bir hikayeyle birleşmesinden geçiyor. Sinemada Karayip Korsanları serisinin yepyeni bir kitleyi yakalaması, yeniden insanları “Swashbuckler" türünün içine çekmesi gibi çizgi romanda da bu mümkün elbette. 

İşte Scorpion (Akrep) serisi de son zamanlarda türünde yaratılmış en orijinal ve en başarılı işlerden biri. Çizeri Marini'yi zaten başka serilerden ve çizdiği Batman albümünden tanıyoruz, kendi renklendirdiği sayfalarla harika atmosferler yaratmakta. Yazar Desberg ise nefes nefese takip edilen gizemlerle dolu bir tarihi hikâye kaleme almış. Bu yüzden Scorpion albümleri çok sevildi, İngilizceye çevrildi, toplam satış rakamları ise milyonlara ulaşmış durumda. 



Scorpion -Akrep- kahramanımızın lakabıdır, bu ismi sırtında doğuştan geldiği söylenen akrebe benzer izden almaktadır. 18. Yüzyıl İtalya’sında mezar soygunculuğu-define avcılığı ve modern arkeolojinin geniş spektrumunda oldukça serbest olarak hareket etmektedir. Ermişlerin, azizlerin mezarlarını bulmakta, bulduğu kemikleri yahut kutsal emanetleri el altından Roma’nın zengin ailelerine satmaktadır; diğer meslektaşları gibi sahte ürünler yerine çoğunlukla gerçek parçalar satmaktadır. Annesi Cadılık ve heretiklik suçlamaları ile o daha bebekken yakılmıştır, bu yüzden geçimini din üzerinden sağlasa da dinle ve dini kurumlarla arası pek hoş değildir. 



Kardinal Trebaldi’nin yükselişi ile keyifle sürdürdüğü yaşam düzeni birden bozulur. Kardinal Trebaldi mevcut Papa’yı öldürmek ve yerine geçmek amacındadır. Bir taraftan da ısrarla Scorpion'u ortadan kaldırmayı hedeflemektedir. Hikâyenin bundan sonrası oldukça dallanıp budaklanmakta, geri-dönüşlerle Hristiyanlık tarihinden sahnelerle oldukça girift ve gizemli bir hal almaktadır.

Öncelikle Roma imparatorluğunun dokuz ailenin oluşturduğu bir gizli meclisle yönetildiğini ve bu ailelerin artık dağılmakta, güçten düşmekte olan devleti kurtarma çabası olarak -inanmasalar da- Hristiyanlığa geçmeye karar verdiğini öğreniriz. Elbette bu kurguda tarihi gerçeklik payı yok değildir zira her ne kadar resmi Hristiyanlık anlatısı İmparator Konstantin’in (312'de) bir mucize ile imana geldiği ve bu sayede tüm Roma’nın Hristiyan olduğu şeklindeyse de akademik çalışmalar Hristiyanlığın artık çürümekte olan sisteme yeni bir motivasyon, yeni bir ideoloji kazandırmak için bir nevi devlet aklıyla kabul edildiğini düşündürtmektedir. Yani çizgi romanın kurgusu, uhrevi bir uyanma/imana gelme için değil tamamen dünyevi dengeler ve pragmatik amaçlar yüzünden Hristiyanlığın seçildiği konusunda haklıdır. 



İmparator Konstantin'in annesi Helen bu seçimin ardından kutsal topraklara ziyarette bulunmuş (326–28), bugün Hristiyan dünyanın en büyük kutsal emanetlerinden kabul edilen Gerçek Haç da (True Cross- İsa’nın öldürüldüğü haç) bu topraklarda ortaya çıkartılmıştır. Helen burada bulunan Venüs tapınağını yıktırır ve yerine bir kilise yapılmasını emreder. Ama efsaneye göre kazılar sırasında buradan 3 haç çıkar. Bunların İsa ve onunla aynı zamanda çarmığa gerilen diğer iki kişiye ait olduğu düşünülür. Helen'in başta sahip olduğu şüpheler bir rüya ve bir mucize sayesinde yok olmuştur. 

Oysa sonraki tarihi akış içerinden sık sık el ve coğrafya değiştiren, en son da İstanbul’un haçlı seferi sırasında yağmalanmasından sonra bütün Avrupa kilslerine yayılan gerçek haç parçaları hakkında rasyonel düşünmeye çalışan orta çağ yazarları bile büyük şüphe duymuştur. Örneğin Erasmus “o kadar çok gerçek haç parçası sergilenmekte ki bütün bu parçalar bir araya getirilse bir kargo veya ticarete gemisi inşa edilebilir” demekteydi. 



Oysa çizgi romanımızın merkezine oturan Hristiyanlıkta -özellikle Katoliklikte- önemli bir haç daha vardır: Aziz Petrus Haçı.  Anlatıya göre Aziz Petrus İsa ile aynı şekilde çarmıha gerilmek için fazla değersiz olduğunu düşünmüştü ve bu nedenle başağı edilmiş bir çarmıha gerilmişti. Petrus'un kendini değersizleştirmesi, İsa karşısında yerini-konumunu bilmesi daha sonraları alçak gönüllü olmanın bir sembolü oldu. 



Kardinal Trebaldi Papalığına giden yolda Aziz Petrus haçının kendi ailesinin eski şatosunda, koruması altında olduğunu göstererek öne çıkar. Bu adeta bir mucizedir zira Petrus için ‘Sen bir kayasın ve senin üzerine kilisemi inşa edeceğim” diyen İsa kendisinden sonra nasıl Petrus’u ve Roma’yı işaret etmişse Petrus'un haçının Kardinal'de bulunması ile de Petrus adeta yüzyıllar sonra Kardinali işaret etmektedir. 



Trebaldi'nin yükselişinin önlemenin tek yolu bu haçın sahte olduğunu ispatlamak ve gerçek Petrus haçını bulmaktır. Bu noktadan itibaren ise Hristiyanlık tarihinin tabularıyla oynamaya yoğunlaşan kurgu üzerinden popüler kültürün en sevdiği konulardan Tapınak Şövalyelerinin konuyla ilgisini keşfetmeye başlarız.  

1100’lu yıllardan 1300’lu yıllara dek yaklaşık 200 yıl Hristiyanlığın en güçlü ekonomik, siyasi ve askeri teşkilatlanmalarından biri olan Tapınak Şövalyeleri önce Doğu’da yenilmiş, sonra da Batı’da istenmeyen adam ilan edilmiştir. Popüler kültürde ise sürekli olarak gizemlerle ve saklı kutsal emanetlerle  birlikte anılmıştır. Çizgi romanda da Petrus’un haçının sırlarını – dolayısıyla Roma’nın ve Hristiyanlığın sırlarının-  onlar üzerinden kurgulanmış olduğunu görmekteyiz.  

Bir taraftan türünün klasikleri Zoro, Üç Silahşorlar yahut Monte Kristo Kontu gibi eserlere selam gönderen öte taraftan hikaye olarak Da Vinci Şifresi, Foucault Sarkacı  gibi daha güncel eserlerin örgüsüyle  örtüşen Akrep, kılıçbaz - silahşör kahramanların çizgi roman dünyasında hala nasıl başarılı olabileceğinin formülünü ortaya koymakta. 

28 Kasım 2019 Perşembe

Sherlock Frankenstein

Sherlock Frankenstein son donemlerin populer superkahraman serisi Black Hammer evreninden dort sayilik bir mini dizi. Yeni bir Sherlock Holmes uyarlamasi-yorumu. 

Seride kahramanimiz Sherlock Holmes'un Viktorya donemi Ingiltere'sinde sucla savasan bir deha iken once olumsuzluge kavusmasi (bir nevi Frankestain olmasina) ve sonrasinda Ameriaka'da superkahramanlarla savasan bir villiana donusum hikayesi ele alinmakta. Kendi basina da okunabilecek, Black Hammer evrenine baslangic yapilabilecek guzel bir seri.

Alternatif kapaklar oldukca guzel -favorim elbette Mignola-.






22 Kasım 2019 Cuma

Fantagor Press

Buyuk usta Richard Corben ana akim cizgi roman yayinevlerine cesitli isler (hem kapak hem icerik)  yapmis olsa bile cogunlukla Heavy Metal dergisi icin uretim yapti. Daha sonraki yillar kendi yayinevini ( Fantagor Press) kurdu ve dergilerde kalmis islerinin bir kismini cizgi roman formatinda yayinlamaya calisti. Ama uretimleri hem icerik hem de atmosfer olarak Amerikan cizgi roman pazarina cok uymadigindan olsa gerek bu cizgi romanlar cok fazla ses getirmedi yahut maddi basari saglamadi. Zaten malzeme olarak da comics formatina uygun isler degildi. 

Bunlara bugun ulasmak oldukca guc olsa da ustayi okumak -hele kendi renklendirdigi isleri- cok keyifli: 




16 Kasım 2019 Cumartesi

Ennis'den Superkahraman Hikayesi

Preacher ve The Boys'dan tanidigimiz Ennis, superkahraman hikayeleri yerine kendi deyimi ile daha ayagi yere basan karakterleri yazmayi seviyor. Ama bu kariyeri boyunca hic super kahraman hikayesi yazmadi demek degil; iste onlardan biri Authority ekibi icin yazdigi iki kisa hikaye:   "Kev" and "More Kev".

Kev aslinda bir asker, SAS gorevlisi. Devletin verdigi tum kirli isleri -kimi zaman beceriksizce eline yuzune bulastirsa da- sorgulamadan yapmakta. Isler cigrindan cikinca da yolu Authorty ile kesismekte. 

Ennis bir askerlik ve savas tarihi hayrani, hem Preacher  hem de The Boys'da konuyu bir sekilde savas tarihine baglayip askerlik hikayeleri de katmisti ana hikayeye. Yine ayni seyi yapmakta esasen; anlatilan aslinda Kev'in hikayesi. Authority tamamen geri planda kalmakta. 

Ama bu sayilarin asil onemi kapaklari ile sevdigimiz Glenn Fabry'nin uzun sure kapak resssamligina agirlik verdikten sonra bastan sona kendisinin cizdigi ender cizgi romanlardan olmasi.   







9 Kasım 2019 Cumartesi

Süper Kahramanlarımızın Kısa Tarihi

Süper Kahramanlarımızın Kısa Tarihi

Ülkemizde çizgi roman okuyucusu oldukça erken bir tarihte süper kahramanlarla tanıştı. Ama tercihi genelde ya eli kılıçlı tarihi kahramanlar ya da fumetti (yahut fumettilere ilham olmuş Amerikan pulp) çizgi romanları oldu. Tüketici beğenisiyle şekillenen piyasada istikrarlı bir şekilde yayınlanabilen süper kahramanlar ise uzun yıllar boyunca bir elin parmaklarını geçmedi. 



Belki de bu yüzden çizgi romancılarımız uzun yıllar süper kahraman üretmedi, bu türe pek yaklaşmadı. Buna teşebbüs edebilecekleri bir mecra bulmak da başka bir sorundu elbette. Gazeteler yerli üreticilerden birbirinin kopyası kılıçlı kahramanlar talep ediyordu, çizgi romanımızın bir başka üretim merkezi mizah dergilerinde ise zaten ciddi hikayelere nadiren yer veriyordu.
  
Bu yüzden süper kahramanlara yaklaşımımız çoğunlukla parodi ağırlıklı bir mizahi üretimle başladı. Gırgır ve türevleri mizahi dergilerde ve çocuk dergilerinde karikatürlerle, bantlarla başlayan “kahraman parodisi” süper kahramanları da içeriyordu. Bunlar kısa zamanda parodi çizgi romanlarını da doğurdular. En Kahraman Rıdvan (1980) doğrudan belli bir karakterin parodisi olmaktan ziyade değişik durumlarda kendini değişik kahramanlarla özdeşleştiren Rıdvan’ın maceralarını içeriyordu ve elbette süperler de Rıdvan’ın özendiği, taklit etmeye çalıştığı kahramanlar portföyü arasındaydı. Çizeri Bülent Arabacıoğlu’nun değme Frankofon kalitesinde ürettiği çizgilerle uzun yıllar Gırgır ve ardıllarında Rıdvan’ı maceraları devam etti. 




Kaptan Türk, Betermen ve daha nice çizgi kahramanlar-bantlar parodi formatında üretildi ama bunlar arasında belki de en orijinali bir Süpermen parodisi olan Fevkalbeşerdi. Memo Tembelçizer’in yazıp çizdiği Fevkalbeşer Osmanlı’da yaşayan bir süpermendi. Clark Kent misali gizli kimliğiyle (Kemalettin Kunt) Havadis-i Gündelik gazetesinde çalışmakta ve icap ettiğinde Fevkalbeşer kimliğiyle suçlularla boğuşmaktaydı. Yine Süpermen hikayesinde olduğu gibi Lamia Langırt isminde platonik bir aşkı bile vardı. 

Bu damar/gelenek bugün bile sürmektedir, en güzel güncel örneği Kutluhan Perker'in yarattığı Hulki karakteridir kanımca. Sinirlenince devasa bir canavar Hulk'a dönüşmek yerine küçülen (ama yine yeşile donen) Hulki abidir kahramanımız. Eğlenceli bir Hulk parodisi olduğu gibi aynı zamanda büyük şehirlerin keşmekeşinde, gündelik hayatın zorluklarında sıkışmış insanın çaresizliğine de gönderme yapmaktadır.  



Gerçek süper kahraman üretimimiz ise (fanzinleri saymazsak) çok sonraları geldi: Yazar Hakan Tacal ve çizer Mahmud A. Asrar tarafından yaratılan çizgi roman karakteri Pırılkız prototip bir süper kahramandır.  “Iman Ltd” ise yazar Hakan Tacal ve çizer Yıldıray Çınar tarafından yine aynı dergide yaratılmıştır ( Rodeo Strip dergisinde 2004-2005). 



Aynı evrende geçen hikâyeler hem senaryo hem de çizimleriyle (hem de crossover mantığıyla) klasik süper kahraman çizgi romanlarıdır. Ama kurgusal bir mekân-zamanı baz aldığı için yerel değil evrensel anlamda (ve herhangi bir comic book şirketinde yayınlanabilecek kalitede) üretimlerdir. Bu anlamda ilk yerli diyebileceğimiz süper kahraman ise belki de yine Tacal-Çınar tarafından yaratılan Karasaban’dır (2003). Karabasan’ın yerel mitolojiden beslenmesi bu alanda kendisine ayrıcalıklı bir yer açmasına neden olur. 



Yerel mitolojiden beslenen başka başarılı çizgi roman kahramanlarımız da var; örneğin Deli Gücük (2009) gibi. Ama Deli Gücük bir süper kahraman mıdır? 

Süper kahramanın formüle edilmiş, herkesin üzerinde anlaşabileceği bir tanımı yok. Kelimenin doğası gereği insanüstü güçlere sahip bir kahraman olarak tanımlansa bile biliyoruz ki kimi zaman insanüstü güçlere sahip olmak bile gerekmiyor. Batman, Ironman gibi kahramanlar aradaki farkı insani özelliklerinin limitlerini olabilecek en üst sınıra çıkartarak ya da teknoloji desteğiyle kapatmaktadır. Yahut mitolojinin yarı-tanrısı Herkül kendi bağlamında bir süper kahraman değilken Marvel evrenine eklemlendiğinde bir süper kahraman muamelesi görmekte. Burada bağlamın ve kahramanın evreninin nasıl konumlandığının önemi artmakta. Zira en önemli iki çizgi roman üreticilerinden Kurt Busiek ve Eric Larsen bile örneğin Flash Gordon'un süper kahraman olup olmadığı konusunda anlaşamadığını görmekteyiz. Evet normal insanlardan daha beceriklidir, teknolojik gadgetlara sahiptir ama ancak diğer bazı kahramanlarla (Mandreke ve Kızılmaske) team-up yaptığında (adeta bir süper kahraman takımı gibi) bir süper kahraman sayılabilir (bu bile tartışmalıdır). 

Bu bağlamda aslında oldukça enteresan bir karakter olan (belli bir kıyafeti, görünüşü, kimliği ve güçleri olmasına rağmen Deli Gücük'ü süper kahraman saymama taraftarıyım (bir gün Karabasan evrenini crossoverla ziyaret etmediği surece). 

Süper kahramanların müthiş beyazperde başarısından ve çizgi roman piyasasının yeniden hareketlenmesinden sonra artık ülkemizde de yeni karakterler yaratılmakta.  Kasap (2017) ve Vamp (2016) gibi oldukça başarılı yeni dergiler denenmekte.  


Ama hakkının yeterince teslim edilmediğini düşündüğüm bir başlık ise yalnızca Otlak dergisinde iki macerasını görebildiğim Gülleci (2015) karakteri. Afşin Kum’un yazdığı Mam Cici’nin çizdiği Gülleci belli yaşın üstündeki herkesin hatırlayacağı tebeşir atan öğretmen klişesi üstüne bina edilmiş. Bu yeteneğine fizik bilgisini de ekleyen Enver öğretmen artık maskeli bir kahramana dönüşmüştür.   



Bütün bu yeni denemeler ümit verici olsa da bugüne değin hem hikayesiyle hem de çizimleriyle Karabasan kalitesini yakalayabilen yerli bir örneğe henüz denk gelmedim. Ama umuyorum ki bu denemeler devam eder.  


7 Kasım 2019 Perşembe

Angela

Angela ile Guardians of the Galaxy'nin Bendis sayilarinda karsilastim.


Ama bir gariplik vardi; hem ismi hem de orjin hikeyesini anlatirken kurdugu orgu ne Bendis anlatimina ne de genel Marvel hikayelerine uyuyordu. Zira ana akim cizgi romanlarda teolojik cagrisimlar yapabilecek hikayeler ya ustu ortulu anlatir ya da etrafindan dolasilarak. Oysa Angela, Heaven - Cennet denilen bir yerden nasil oldugunu bilmedigi bir sekilde geliyordu ve nasil dunyada Cennet hakkinda hikayeler anlatiliyorsa Cennet'de de Dunya hakkinda hikayeler duymustu.



Isin aslini kapaktaki notla aydinlandi, meger tum Angela kurgusu ve orjini  1993'de Neil Gaimann tarafindan yaratilmis. Todd McFarlane, Spawn icin degisik yazarlari davet ettigi sayilarindan birinde  Gaiman Angela ve diger bazi yan karakterler yaratmis.



Isin trajikomik yani ise Marvel'dan benzer sikayetler yuzunden ayrilip Image kurucularindan biri olan McFarlane'in benzer bir sekilde Angela karakterinin ustune yatmasi ve Gailman'la davalik olmasi... Mahkemeyi kazanan Gailman sonraki surecte Angela karakterini de Marvel'a satar. Olayin detaylari icin :

https://en.wikipedia.org/wiki/Angela_(comics)