17 Ekim 2019 Perşembe

Transmetropolitan


Siberpunk, teknolojinin geliştiği ama bilinen, alışılmış anlamda kabul gören toplumsal ilişkilerin bozulduğu- çözüldüğü bu ilişkilerin başka bir düzlemde yeniden tanımlandığı distopik bir bilim kurgu türü olarak tanımlanır. Çoğu zaman ileri teknolojiyle birlikte sefillik, perişanlık bugünkü bakışımızla belki ahlaki düşkünlük görünür ve yaygın olmuştur. Sinemada tür için verilen en bilinen örnek Blade Runner'dır elbette ama bir diğer film Johnny Mnemonic benim asıl favorim.

İşte Transmetropolitan böyle bir distopik yakın gelecekte geçmekte. The Authority ve Planetary gibi çizgi romanlarla süper kahraman türüne yepyeni bir soluk kazandıran Warren Ellis'in yazdığı yine süper kahraman çizgi romanlarında pek çok tabuyu yıkmış The Boys serisinden tanıdığımız Darick Robertson'ın çizdiği bir seri. 1997-2002 yılları arasında 60 sayı olarak yayınlanmış seri çoktan çizgi roman klasikleri arasında yerini almış durumda. Yapılan pek çok "en iyi çizgi roman" listesinde kendine yer bulmakta. 

Artık emekli olduğunu düşünen kahramanımız Spider Jerusalem'i şehirden ve medeniyetten elini eteğini çekmiş, doğaya sığınmış saçı sakalı birbirine girmiş bir vaziyette buluruz ilk sayıda (bu halini pek çok kişi Alan Moore'a benzetmektedir). Fakat şehir ve medeniyet bulaşıcıdır, peşini bırakmamaktadır. Eski editörü yasal yükümlülüklerini ve yazması gereken kitapları hatırlatınca Spider mecburen şehre ve mesleği gazeteciliğe dönmek zorunda kalır. 
Bu noktadan sonra Spider hikayeler yakaladıkça ve bunları yazdıkça onun çağını ve şehrini adım adım keşfetmeye başlarız.





Evet teknoloji inanılmaz ilerlemiştir, her yerde kameralar ve mikrofonlar kesintisiz yayın yapmaktadır. Herkes her an ‘online’dır adeta. Bu kadar erken bir tarihte (Twitter'ın, Facebook ve Insagram’ın olmadığı bir tarihte) yayınlanmış olmasına rağmen internetin ve sosyal medyanın bugün gelmiş olduğu hali, bilgi ve haber bombardımanını, bunun nasıl insanları hem birey olarak hem de topluluklar olarak yönlendirdiğini, manipüle ettiğini Ellis eserinde tahmin etmiştir (Son Amerikan başkanlığı ve Brexit seçimlerinde sosyal medyanın rolünü ve post-truth tartışmalarını akla getirmektedir). 

Bunca teknolojik gelişme karşısında insanoğlunun ezeli sıkıntıları, varoluşsal problemleri ise devam etmektedir; teknoloji bunları çözmek yerine insanlara bunları kanalize edecekleri yeni olanakları yaratmıştır. Çizgi romanın en sık tartıştığı konulardan biri post-biyoloji ve trans-human gibi kavramlardır. 

Örneğin insanlık bir uzaylı türüyle iletişime geçmiş ve bu tür genetik kodlarını insanlara satmayı kabul etmiştir. Transient ismini alan bir grup insan ise insan olmaktan bunalmış, adım adım kendilerini genetik modifikasyonlarla bu uzaylı ırka benzetmeye başlamıştır. Devlet kişisel bazda buna müsamaha göstermektedir. Fakat bunların bir araya gelip şehrin bir bölgesinde haklarını araması ise devlet tarafından tahammül edilemeyecek büyük bir problemdir. 

Bir diğer grup ise kendi biyolojik bedenlerinin engellerinden sıkılmış, ölümsüzlüğü aramaktadır. Bunun yolu ise bellidir, milyonlarca nano robottan oluşan bir bulutsu bir ağa bilinçleri ve hafızaları yüklenir, geride bıraktıkları biyolojik beden ise adeta dinsel bir törenle imha edilir. Böylece hem biyolojinin ötesine hem de insan olmanın ötesine adım atmış olur. İnsan zihni ve bilgisayarlar arasında doğrudan iletişimi hedefleyen -belki de yıllar sonra bilinç dediğimiz şeyi mekanik aygıtlara yükleyebilecek ve simüle edecek- şirketler kurulmaya başladığını hatırlayalım.  



Yaşadıkları çağdan sıkılanlar için ise kaçacakları simüle edilmiş dünyacılar da vardır. Belli bir dönemin/coğrafyanın içinde mi yaşamak istiyorsunuz; gerçek insanlarla simüle edilen bu Westworldvari dünyalardan birini seçebilirsiniz, bir farkla : Buraya girmek isteyen insanlar bilerek ve isteyerek hafıza ve bilinçlerini sıfırlamakta yani gerçekten o dönemde yaşadıklarını sanmaktadır. 

İngiltere kökenli bir yazar olan Ellis Amerika'ya da keskin göndermelerde de bulunur: seri gelir adaletsizliği ve sosyal devletin eksiklikleri yüzünden sokakta yaşamaya mahkûm olanlar yahut çocuk yaşta fuhuş yapmak zorunda kalanlarla doludur. 



Dinler ise çoktan gerçeklik iddialarını bir tarafa bırakmış tek dertleri daha çok satmak daha çok müşteriye ulaşmak için kendilerini adeta bir ürün gibi pazarlayan metalara dönüşmüştür. Saat başı yeni bir din doğmakta ve markete katılmaktadır.    



Bütün bu savrulmalar dışında bir de büyük hikâye vardır seri boyunca süren; yeni başkanlık seçimi: şimdiki başkan "Beast" ile ondan da beter bir yozlaşma içinde olan Smiley'in yarışı. Beast adında kaba-sabalığı nobranlığı karakter zaafları ve fiziği ile Nixonvari bir başkanı simgelemektedir ama günümüzün koşullarında bakarsak Trump'ı nokta atışı yakalamıştır Ellis. 



Bütün bu hengâme içinde Spider'ın derdi ise gerçeğin peşinde koşmak, otorite ile mücadele etmek ve okurlarına bunu yayabilmektir. Birbirinden beter iki politikacının da, bir nefret cinayetini örtmeye çalışan polisin de foyalarını ortaya çıkarmaya kararlıdır. Alkolik, uyuşturucu ve zihin geliştirici madde müptelası siber punk bir uyarıcıdır adeta.  

İktidarı ve hegemonyayı karşısına alması elbette sıkıntılar doğurur. Önce öldürmeye çalışırlar sonra da sistemin bir parçası haline getirirler. Susturmayı değil onu çoğaltarak etkisini azaltmayı denerler, bir süper-kahraman olarak filmlerini, çizgi karakter olarak çizgi filmlerini ve porno film yıldızı olarak filmlerini çekerler. Böylece kendisini çoğaltarak etkisini silikleştirmeye çalışırlar. 

Ama Spider'ın deyişi ile kendisi dokunulmazdır, ölümsüzdür; zira gerçeğin peşindedir.  



Ellis kurguladığı gelecek üzerinden günümüzün dünyasına ayna çevirmektedir. Bilginin çoğaldığı ama gerçeğin bulanıklaştığı, teknolojinin hızla ilerlediği ama toplumun her kesiminin artan refahtan aynı payı alamadığı, insanlığın biyolojik tanımının bile değişmeye başladığı hem muhteşem potansiyellerle hem de korkunç olasılıklarla dolu bir dünya.  

13 Ekim 2019 Pazar

Dehset Bey

Dehset Bey Kutlukhan Perker'in cizdigi Murat Mentes'in yazdigi 2016 yilinda Karakarga dergisiyle beraber fasikul olarak hediye edilmis, 6 sayi surmus bir cizgi roman. Sonralari Perker'in calismalarini topladigi albumlerden birine girdi mi emin degilim ama maaleef yayin hayati su ana kadar oldukca kisa kalmis durumda.





Alt basligi Polis-Koruma-Katil kahramanin hikayesini de aslinda ozetlemekte; eski bir polis olan 'Dehset Engiz' sonralari koruma olarak calismaya baslamistir ama bir farkla : korumakta oldugu kisilerin dusmanlarini da oldurmektedir.

Dehset bir yaniyla oldukca Tarantinovari, yerli cizgi romanimizda pek gorulmeyen bir karakter; ote yandan siyasi gecmisiyle ise oldukca yerli bir celiski icinde bocalamakta. Dehset Beyin bir de hayali arkadasi var : kendisiyle derin felsefi muhabbetler ettigi Jean Baudrillard. Ozellikle Matrix'den sonra populer kultur dunyasinda dolasima giren Fransiz filozofun bu cizgi romana sizmasi da sasirtici degil. Zira cizgi romanin metin yazari Mentes romanlariyla taniyor olsak da eski siyasal Islamci bir kalem. Islamci entellektuel dunyadaki son nesil genc kalemlerin ise postmodern filizoflara duydugu ilgi malum. Modernizm, teknoloji, kapitalizm ve Bati elestirisini kendi uretemeyen bu kesimler (hatta kimi zaman bilim ve rasyonel dusunce elestirisini bile) yine Bati'nin postmodern kalemlerden odunc almaktaydi.




Postmodern kalemler demisen Dehset Bey'in korudugu kisinin ise nobel odullu yazar Orhan Pamuk'u temsil eden Okan Mahur oldugunu hatirlatalim. Pamuk'un bir donem yaptigi cikislar uzerine aldigi tehditler gibi tehditer almaktadir yazar Okan Mahur. 


Yazarin pesindekiler ise asiri milliyetci diye nitelenen karanlik isimlerdir: Alparaslan Forsa, Bekir Kerbela ve Rakim Calapala (Mentes insan isimleriyle oynamayi romanlarinda da bol miktarda yapmakta).  Isin ilginci Dehset bey de gencliginde bu grupla ideolojik baglantisi olan bir isimdir, sonralari onlardan yolunu ayirmistir.



Burada bir parantez acalim: Mentes, Dehset Bey'e kendi gecmisinin hesaplasmasini yaptirmakta (bunu milliyetci bir grup uzerinden ele almakta) ama aslinda kendi hikayesini anlatmaktadir. AKP nin ilk iktidar yillarindan itibaren Islamci kesim bir butun olarak hareket etse de yillar gectikce ve AKP otoretiklestikce, genc Islamci aydinlarin tatli ozgurluk-insan haklari-devrim ruyalarini bir bir gomdukce buyuk cogunluk kendini iktidar nimetlerine eklemlerken, teslim olurken Mentes gibi birkac isim mensubu bulundugu camiadan giderek kopmustur. Gezi sureci de onemli bir donemectir bu seruvende. Baudrillard'a  "Kendinden emindin, dunyayi degistirecegine inaniyordun " derken kendi gencligini sorgulmakta, Islamci bir iktidar projesinden duydugu hayal kirikligini sergilemektedir. "Degismesi, ideolojik kanserden kurtulmasi" ise eski dostlari gozunde dupeduz ihanettir.

En sonunda ise Dehset Bey'in eliyle eski arkadaslariyla hesaplasir Mentes.

Perker gibi bir ustaya ise diyecek bir sey yok her zamanki gibi harika bir is cikarmakta.




24 Eylül 2019 Salı

Spirou ve Fantasio Ingilizce'de

Spirou'nun Turkiye yayin macerasini Altin Madalyon forumundan yunusmeyra detaylica anlatmisti ; 1950'lere kadar uzanan oldukca eski ve karisik bir yayin hayati var Spirou'nun:


Son olarak Desen yayinlari son donem albumlerinden baslayan bir yayin yapmis (Morvan & Munuera donemi). 



O yuzden Cinebook'un Ingilizce albumlere 2009 yilinda "Tome & Janry" doneminden (yani oldukca eski albumlerden) baslamasi oldukca ilginc. Hele arada donup daha da eski albumlerden (Franquin donemi) yayinlamalari daha da enteresan.








Bunun nedeni rakipleri Asterix ve Tenten'e gore Spirou ve Fantasio'nun Ingilizce konusan dunyada hemen hemn hic bilinmemeleri, taninmamalari. Kita Avrupa'sinda oldukca meshur olan Spirou ve Fantasio'nun 2000'li yillar oncesinde dogru duzgun hicbir Ingilizce cevirisi yok.

O yuzden cizgi roman yayinciliginda kimi konularda ulkemizi cok elestirsek de sansli oldugumuz boyle noktalarin da hakkini vermek gerek. 

15 Eylül 2019 Pazar

Çizgi Dünyanın Kaçış Uzmanları

Çizgi Dünyanın Kaçış Uzmanları  *

Houdini (1874-1926) sıradan oyun kâğıtları numaraları ile başladığı illüzyonistlik kariyerinde çok başarılı olamaz önceleri, ama ilerleyen yıllarda kendine özgü kaçış numaralarına geçtiğinde çok büyük bir üne kavuşur.  Bazılarını kendisinin geliştirildiği bazılarını başka illüzyonistlerden alıp yenilediği kaçış numaraları ile hem Avrupa'nın hem de Amerika’nın en büyük şovmenlerinden biri olur. Salonları tıklım tıklım doldurur, konuk olduğu şehrin polislerine meydan okur; onlar tarafından sahnelerde kelepçelenir yahut nezarethaneye atılır ama her seferinde kaçmayı becerir. Su dolu teknelere başağı daldırılır ve seyirciden kendisi ile beraber nefeslerini tutmalarını ister. Deli gömlekleri, prangalar, türlü kilitler… Houdini’yi hiçbir şey tutamamaktadır. Hayatını ortaya koyarak yaptığı numaralar, fiziksel ve zihinsel becerinin en güzel birleşimi gösterileri basit oyun kartı numaralarının çok ötesine geçmiştir artık. 




Macera dolu yaşantısıyla da popüler kültür dünyamıza girmiştir bile, hakkında yazılıp çizilenler, bugünlerde bile çevrilen diziler-filmlerle bir ikon olmuştur. Direk kendisinden bahsedenler dışında çevrilen tüm sihirbazlı, illüzyonistli dizilerde, filmlerde ondan bir iz bulmak mümkündür. 

Çizgi roman dünyasındaki Mandrake’den başlayıp Zatana’ya, Doctor Strange’e uzanan bütün sihirbazları bir tarafa bırakalım, onlarda da Houdini’den etkiler bulmak elbette mümkün ama onun asıl hünerine, kaçış uzmanlığına odaklanalım. Akla hemen ilk gelen kaçış uzmanı elbette Batman’dir. En büyük ustalardan aldığı eğitimler sayesinde maceraları boyunca defalarca en akla gelmez, absürt, “houdiniesk” tuzaklardan, kapanlardan kolayca kurtulur. 




Özellikle erken dönem maceralarında ve meşhur TV uyarlamasında (Batman 66-68) bu tuzakların en uçuk kaçık versiyonlarını görmek mümkündür. Düşmanları hemen hemen her bölümde Batman ve Robin’i ele geçirdiklerinde kolayca öldürmek yerine özellikle büyük zahmetlere girip karmaşık mekanizmalarla tuzaklar kurmaktadır. 



Elbette kaçış uzmanlığı Batman’in geniş yetenek yelpazesinden sadece biridir, ama tam anlamıyla kaçış uzmanı olarak tanımlanabilecek çizgi roman kahramanları da vardır. Büyük usta Kirby'nin hayal dünyasının ürünü olan Mister Miracle (1971) bunlardan hemen ilk akla gelenlerden biridir. Mister Miracle sahne ismiyle kaçış gösterileri düzenleyen Thaddeus Brown artık oldukça yaşlanmıştır ama son bir gösteri yapması gerekmektedir. Bunun için denemeler yaparken Scott Free ile tanışır. Scott, Brown’ın ölümü üzerine bayrağı devralır ve Mister Miracle olarak hem kaçış şovlarına hem de kökeni yüzünden peşinden ayrılmayan kozmik düşmanları ile mücadele etmeye devam eder. Hemen her macerada bir kaçış numarası yerleştirmiştir Kirby, elbette Miracleman'in kökenlerine uygun olarak teknolojik aletlerle ve fantastik bilim-kurgu altyapısıyla süslenmiş olarak.



Ama çok bilinen Mister Miracle’dan iki sene önce İngiliz çizgi roman dünyasında (büyük usta Solano López’in çizgileriyle) bambaşka bir kaçış uzmanı doğmuştur: Janus Stark (1969). Amerikan çizgi romanlarındaki taytlı-maskeli meslektaşının aksine Stark, Victoria döneminde yaşayan biridir. 



Bedeninin doğuştan gelen elastiki özellikleri sayesinde kemikleri ve bütün vücudu (fantastik dörtlünün Reed Richards’ı kadar olmasa da) uzamakta, esnemekte böylece Stark’ı hiçbir kilit, tuzak zapt edememektedir. Bir taraftan sokak ve sahne şovlarına, Houdinivari gösterilerine, meydan okumalarına devam ederken öte yandan da suçla ve birbirinden ilginç kötülerle mücadele etmektedir. 

  


En ilginç kaçış uzmanı hikayesi ise yıllar sonra Amerika’da ortaya çıkar. Michael Chabon, “The Amazing Adventures of Kavalier & Clay” isimli bir roman yazar.  Çok beğeni toplayan roman 2001 yılında Pulitzer kazanır. Roman iki Yahudi göçmenin yaşamlarının kesişmesini ve hayat mücadelesini anlatmaktadır, Kavalier & Clay çizgi romanın altın çağında yükselen süper kahraman dalgasını yakalayabilmek için “Escapist” isminde bir süper kahraman yaratmıştır. Aslında ikilinin hikâyeleri Superman’in yaratıcısı Siegel & Shuster, ya da büyük çizgi roman üreticileri Kirby & Simon gibi gerçek yaşamdaki bazı ikililere göndermedir. 

Yarattıkları kahraman Escapist ise bir pulp kahraman olmanın ötesinde aslında bir semboldür de. Kavalier için Nazi Almanya’sından kaçışını, orada bırakmak zorunda kaldıklarını ve kimliğinin getirdiği sıkıntıları simgeleştirmektedir, Clay için de bastırdığı eşcinselliğinin neden olduğu depresyonla mücadeleyi. 

Chabon, daha sonra bambaşka bir adım atar ve Dark Horse yayınevinden aslında hiç var olmamış bu hayali çizgi roman kahramanını bir antoloji olarak yayınlar. Escapist’in sanki gerçekten 40’lı yıllarda yaratılmış bir çizgi romanmışçasına maceraları yazılıp-çizilir; kimi maceralar o dönemin estetiği, çizgileri ve renkleriyle hazırlanır. Escapist’in hikayesi de dönemin hikâye kurgusuna uygun olarak da bir süper kahraman anlatısıdır: Escapist gizli bir örgüt olan ‘Altın Anahtar’ topluluğunun kendisine verdiği anahtarla çeşitli güçler kazanmıştır (burada bir Green Lantern ya da Shazam tarzı bir dönüşüm hikâyesi görülebilmektedir). Dönemin net çizgilerle ayrılmış iyi kötü sembolizmine uygun şekilde karşılarında da ‘Demir Zincir’ örgütü bulunmaktadır. İkinci dünya savaşı bile insanlığı zincirlerle zapturapt altına almak isteyen bu tiranik örgütle özgürlük savaşçısı (bu kilitleri açan-kıran) Altın Anahtar’ın mücadelesidir.  

Mignola’dan Eisner’a çok çeşitli çizgi roman sanatçıları Escapist antolojisine katkıda bulunur. Bunlardan bir de Y: The Last Man’in yaratıcısı Brian K. Vaughan’dir ki kendisi de bu harika serinin kahramanı Yorick’i de amatör bir kaçış uzmanı olarak tasarlamıştır. 





Houdini’den ilham alan bütün saydığımız kaçış uzmanlarının aynı zamanda suçla savaşan kahramanlar olması da ilginçtir zira Houdini de hayatının son zamanlarını şarlatanlık ve dolandırıcılık yapmakla suçladığı medyumlarla, öte dünyadan haberler alıp sevdiklerini kaybedenleri dolandıran kişilerle mücadele etmeye ayırmıştır. Onların foyalarını ortaya çıkarır, yaptıkları numaraları gözbağcılık sırlarını deşifre eder. 

Çizgi roman dünyasında kahramanlar ve onları tuzağa düşüren kötüler olduğu müddetçe mutlaka panellerde bir yerlerde kaçış uzmanlığı sanatı da yaşamaya ve bizi heyecanlandırmaya devam edecektir. Belki bazen kendi yetenekleri ile bazen de dostlarının yardımı ile:


 * Maalesef bu gösteri sanatıyla uğraşan kişilere İngilizcede verilen özel ismin yani "escapist" ya da "escape artist’in birebir Türkçe karşılığı olmadığı için “kaçış uzmanı” tabirini uygun gördük. 

11 Eylül 2019 Çarşamba

Spirou'dan Tenten'e selam

Fransiz cizgi romanlarinda sikca gorulen selamlamalardan biri:

Spirou ve Fantasio'nun 40. albumu La frousse aux trousses (Fear on the tail, 1988)'de kafadar ikilimiz Nepal sinirina yoculuk eder. Elbette soz konusu bu bolge olunca Spirou'nun en buyuk rakibi Tenten'in 30 sene onceki bolgede gecen Tibet macerasini hatrilamamak imkansiz. 

Ikilinin rehberi Gorbah kendisinin iyi bir rehber oldugunu daha once genc bir yabanciyi ve kucuk beyaz kopegine de rehberlik ettigini iddia etmekte (isim vermeden). Hatta onlara meshur Yeti'yi gosteridigini de...



Tenten ve Milu'ya gonderilen bu acik selamdan sonra rehber Gorbah Kaptan Haddok'un meshur kufurlerinden biri 'Blistering Barnacles'i kullanarak iddiasinin gercek oldugunu dusundurtur okuyucuya :) 

5 Eylül 2019 Perşembe

Herge'yi Yaniltan Cizgi Roman : Yoko Tsuno


Yoko Tsuno, Roger Leloup tarafindan yazilip cizilen oldukca uzun soluklu frankofon bir bilim-kurgu serisi. Su ana dek 29 albumu cikmis durumda. Yoko Tsuno isminde bir Japon kadinin basrolunde oldugu, basrolunu bir kadinin ustlendigi ilk cizgi roman serilerinden. Bir baska benzer ornek Natasa ile birlikte ayni dergide (Spirou) ayni yillarda (70'lerin basinda) dogmus. 



Temiz cizgi ekolunun en guzel orneklerinden olan seri ayni zamanda gercekci-rasyonel temellere oturtulmaya calisilan senaryolariyla taninmakta. 

Leloup, kariyerine renklandirmeyle baslayip sonra uzun yillar Herge'nin studyosunda Tenten uzerinde calismis. Herge'nin yaninda gecirdigi 15 yilda hic karakter-insan figuru cizmedigi halde inanilmaz detayli arkaplanlar, arabalar ve ucaklar cizmis. Bu becerisini de kendi serisi Yoko'da zirveye tasidigi acikca gorulmekte. 



Yoko'nun maceralarinin gececegi yerleri -eger gercek cografyalarsa- onceden calisip, gezip arsivleyen Leloup'un resimledigi bazi paneller fotograf detaylarina sahip inanilmaz gercekci kareler. Hayranlari tarafindan biraraya getirilmis birkac ornek: 



Bu gercekcilik ve detayciligi Herge studyosunda gecirdigi tecrubeye baglayan Leloup'un Herge'den edindigi bir baska dersi ise soyle ozetlemekte: 
"Herge'nin en buyuk kusurunu da devraldim; cilginca ama kendi karakterine inanmak. Yoko'ya Herge'nin Tenten'e inandigi gibi inandim. Ve boylece okur da ona inandi."  
Ama Herge baslangicta bir kadin kahramanin cizgi roman olarak basarili olabilecegine inanmaz; Leloup'a denemesini basarili olamazsa istedigi zaman geri donebilecegini soyler. Yoko'nun yaratildigi yillarda yani 70'lerde cizgi roman dunyasinda kadin kahraman nerdeyse yok gibidir. Bu yuzden Yoko'nun rakiplerinin arasindan siyrilmasi da kolay olmamistir. Leloup, belki de bu yuzden onu siradan bir kahramandan (ornegin Tenten'le kiyaslanirsa) cok daha fazlasiyla donatmistir: Pek cok dil konusabilen Yoko bir elektronik muhendisidir, her turlu teknoloji ve bilgisayar konusunda tecrubelidir. Bunlarin ustune bir de uzakdogu sporlari konusunda uzmandir. Her klasik kahraman gibi cok cesur ve fedakardir. Ayni zamanda milletine atfedilen asiri gurur, inatcilik gibi ozellikleri de gostermekte ama ozel zamanlarda kimano giymek gibi kulturel gostergeleri de gururla sergilemektedir. 



Her Japon'un elektronikten ve kareteden anlamasi gibi bir karikaturize portre cizilmis gibi dursa da bu siradisi ozelliklerine ragmen 70'lerde Bati toplumunda bir kadin olmak -hele yabanci- olmak hic kolay degildir. Yoko kimi zaman irkci-cinsiyetci soylemlerin hedefi olmakta ama bunlari en guzel bicimde yanitlamaktadir. 



Erkek kahramanlarin kadin sidekicklere sahip olmasi gibi iki de erkek sidekicke sahiptir Yoko; serinin mizahini ureten karakter Pol ve daha aklibasinda karakter olan Vic. 

Yoko hem bir kadin hem de bir gocmen olarak 70'lerden beri ana karakter olarak cizgi roman dunyasinda ayaklarinin ustunde durmaktadir. Leloup 'un enerjisi yettigi muddetce de buna devam edecege benzer. 

16 Ağustos 2019 Cuma

Rocco Vargas

Ispanyol sanatci Daniel Torres uzun yillardir harika illustrasyonlar ve cizgi romanlar uretmekte ama bildigim kadari ile Turkce'ye henuz bir eseri cevrilmedi. 





Stili meshur Herge'nin adiyla anilan Ligne Claire (Temiz Cizgi)'nin organik ve modern bir uzantisi (Atomic stil olarak da adlandirilmakta kimi yerlerde). Temiz cizgideki gibi mimikler ve yuzler basite, golgeler ve taramalar asgariye indirgenmis ama ote yandan renkler ve cizgiler cok net, arkaplanlar ve araclar-binalar cok detayli. Farki, figurlerin ozellikle de insan figurlerinin biraz daha stilize edilmis, orantilarin abartilmis olmasi. 

Henuz okuyamadigim baska cizgi romanlari da var ama Ingilizce'ye cevrilenlerin en uzun soluklu ve populer kahramani harika bir bilim-kurgu : Rocco Vargas. 

Rocco Vargas'la tanistigimizda kahramanimiz artik orta yaslarindadir, gencligi oldukca firtinali ve hareketli gecmis bir maceracidir. Ama artik oldukca durgun-dengeli bir yasam surmektedir. Bir taraftan meshur bir gece klubunu isletmekte ote taraftan bilim-kurgu hikayeleri yazmaktadir. Oldukca taninan populer bir yazar olmustur. 



Lakin bu dengeli yasamini kaza eseri bulastigi kisiler ya da gecmisinin hareketli gunlerinden cikip gelen eski dost ve dusmanlar bozmakta onu ister istemez kaosa suruklemektedir. Boylece hikayelerle birlikte hem Vargas'in gecmisine pencereler acip kisiel tarihini ogrenme firsati buluruz hem de yeni maceralara -biraz da isteksiz olarak-  yelken acmasina tanik oluruz. 



Vargas'in evreni uzaylilarla, mutantlarla, robotlarla ve cyborglarla dolu icinde bilim-kurgunun tum klasiklarini gorebileceginiz eglenceli bir evrendir. Insanlik gunes sistemi icindeki butun gezegenlere ve bunlarin uydularina seyahat etmis kimi yerlerde kolonilesmis veya oranin sakinleriyle tanismistir. Lakin gunes sisteminin bu gezegenlerarasi ortami barisseverlikten oldukca uzaktir; surekli bir yerlerden koloni savaslari haberleri gelmektedir. 

Torres insanligin yayilmasina ustaca bir set de cekmistir, evet insanlik bu gezegenlere ve aylarina rahatca seyahat edebilmektedir lakin en yakin yildiz bile erisilmeycek uzakliktadir. Vargas da bir anlamda bu yuzden pilotlugu-kesfetmeyi ve maceralari birakmistir zira onunde asilmaz bir set vardir. Bu yuzden hayalinde yarattigi bilim kurgu kahramanina maceralar yazmaktadir. 



Ama bu bilim kurgu evreninin en buyuk ozelligi bunlar degildir elbette, retro bir atmosfere sahip olmasidir. Evet ucan arabalari, uzay gemileri vardir ama hepsi 50'li 60li yillarin estetigine, dizaynina sahiptir. Giysilerden mekanlara, icilen kokteyllerden mesleklere-insan iliskilerine 50'li 60li yillarin dokusu, estetigi sinmistir herseye. Bu retro-gelecek olgusu, gelecekle gecmisin harmanlanmasi da cizgi romanin en onemli unsurudur. 


Klasik anlamda bir uzay kahramani-pilotu olacak Vargas'in cocukluk kahramani ise suphesiz turun oncusu Flash Gordon'dan baskasi degildir. 





13 Ağustos 2019 Salı

Çizgilerde Afrika


Çizgilerde Afrika 

Marvel'in muhteşem sinema evreninin önemli parçalarından birinin Wakanda ve önemli karakterlerinden birinin de Black Panter olmasından sonra Afrika'ya bu alışık olmayan bakış popüler kültürde-sinemada Afrika’nın ele alınışını tekrar gündeme getirdi. Bu bağlamda -bütün çizgi roman tarihini taramak imkânsız olsa da- çizgi romanda Afrika ve Afrikalıların ele alınışının önemli anlarının özetini yapalım istedim. 

Kara kıtanın ve Afrikalıların popüler kültürdeki temsili sömürgecilik ve kolonizasyon tarihi yüzünden hep problemli olmuştur esasen. Geçen on yıllar boyunca Batı kaynaklı popüler kültür üretiminde siyasal gelişmelere paralel belirgin bir evrimi takip etmek mümkün. 

Çizgi romanda bu tartışmanın en önemli başlangıcı Tenten’in Kongo macerasıdır (1932). Herge'nin gençlik yıllarının günahı olarak adlandırdığı ve sonradan özür dilediği bir eserdir. O günün zihniyetini/düşünce yapısını ele veren, bugünkü hassasiyetlerimizle okuduğumuzda oldukça tuhaf ve ırkçı bulabileceğimiz bir çizgi romandır. Herge'nin Afrika'ya ayak basmadan, dünyayı tanımadan oldukça genç bir yaşta ve dönemin doğrularıyla ürettiği eser sonradan Tenten'in (ve Herge'nin) ırkçı olup olmadığı tartışmalarına başlangıç noktası olmuştur. Herge'nin bu izi silebilmesi ise uzun yıllar almıştır. 

Albümde Afrikalılar adeta birer yetişkin-çocuk gibi zihinsel melekeleri çok gelişmemiş olarak yansıtılırlar. İnsandırlar ama öğretilmeye -eğitilmeye muhtaç birer çocuk gibidirler. Fiziksel olarak ise abartılı yüz hatlarıyla karikatürize edilmiş (dudaklar, burunlar) Afrikalı çizmek dönemin ve izleyen uzun yılların vazgeçilmez normudur adeta. Beyaz adamın Kongo'da işlediği günahlar bir tarafa beyaz adam medeniyet getirici, öğretici, kurtarıcı rolündedir. Macera 1946’da elden geçirilir; özellikle kolonizasyon tarihi ile bağları yumuşatılır. İlk albümde Tenten çocuklara Belçika’yı ülkeleri olarak öğretiyorken ikinci albümde basit bir matematik problemi çözmektedir. Buna rağmen albümün genel ırkçı tavrı ortadan kalkmamıştır. 




Tabi ki daha iyi örnekler de vardır; büyük usta Jije’nin yarattığı kahramanlar Blondin ve Cirage’da Blondin beyaz bir çocuk olarak serinin ana kahramanı olsa da sidekick rolünü üstlenen siyahi Cirage de ondan alta kalmamaktadır. Görünüş itibari ile az önce bahsettiğimiz şablona uygun çizilmiş olsa da oldukça akıllı olarak yansıtılmaktadır ve Frankofon gelenekteki başroldeki ilk siyahi kahramandır. 




Avrupa çizgi romanının kalbi Fransa-Belçika’da bunlar olurken Amerika'da ise Lee Falk ilk Afrikalı suçla savaşan kahramanı yaratmıştır (1934). Mandrake'nin yardımcısı/sideckicki Lothar(bizde Abdullah) bir Afrika prensidir belki ama heybetli cüssesi, üstün fiziksel gücüne rağmen özellikle ilk maceralarda konuşma melekeleri kısıtlı, fazla düşünmeyen bir aksiyon kahramanı, Mandrake'nin fiziksel gücü olmanın ötesine geçemez. Bugün baktığımızda komik ve yetersiz gözükse de toplumsal seviyede ayrımcılığı yoğun devam ettiren Amerika'da bu dönemine göre bir devrimdir adeta. Kadın-erkek ilişkilerinde ise ayrımcılık hala devam ettirmektedir, Lothar’ın sevgilisi siyahken Mandreke’nin ise elbette beyazdır. 



Bu ayrımın en belirgin olduğu çizgi romanlardan biri ise yine Falk'un yarattığı Kızılmaskedir (1936).  Kızılmaske 21 nesildir Afrika’da olmasına rağmen hala bembeyazdır zira bir şekilde hep beyaz kadınlarla evlenip nesillerini devam ettirmeyi başarmışlardır. Falk bir hikayeyle-bahaneyle elbette bunu maskeler, Phantom gençliğinde tanıdığı bir beyaz kıza aşık olur ya da kıtaya gelen bir gazeteciye ama bunlar kahramanın beyazlığını koruması için (ırk ayrımının devamı için) birer kılıftır. 

Sonuç olarak ne kadar vizyoner olsa da (siyahi bir kahraman yaratmış olsa da örneğin) Falk'un eserleri Amerika'da beyaz çocuklar için üretilmektedir; nesilden nesile ırklar arasında evliliklerle melezleşen bir Phantom'un donemin Amerika’sında okunma ve yaşama şansı yoktur. Unutmayalım ki bugünden baktığımızda ırkçı gibi yorumlayabileceğimiz detaylar zamanı için ilerici bile gözükmektedir; hala otobüslerinde coloured (renkliler) bölümünün ayrı olduğu Rosa Parks olayının henüz yaşanamadığı bir Amerika’dan bahsediyoruz.

Serinin kötü adamlarında sömürgeci, hırsız, Afrika’yı talan eden beyaz adamlar olsa da Kızılmaske yine kurtarıcı beyaz adam rolünü üstlenmiştir. Afrikalılar ise (istisnalar olsa da) irrasyonel bir şekilde birbirlerine düşen, sömürülen, korunmaya- kollanmaya muhtaç ve Kızılmaskenin etrafında örülen mite inanma saflığında olan kişilerdir. Bu haliyle Kızılmaske bir kurtarıcı beyaz adamın prototipi Tarzan’ın nesiller boyunca tekrarlanmış kostümlü süper kahraman aşamasına geçiş hikayesidir.

Yıllar sonra bu dönemin ayrımcı bakışı yine bir çizgi romanda Warren Ellis tarafından eleştirilir (Planetary - 2003). 


Çizgi romanın kahramanı Elijah Afrika’nın derinliklerinde, Wakanda tarzi bir gizli şehirde Tarzan’la konuşmaktadır. Tarzan İngiliz kızları dururken neden siyahlarla beraber olayım ki diye şaşırmaktadır. Konuşmanın devamında Afrika’da çok daha fazla vakit geçirdiği, mutlaka bir cinsel deneyiminin olmuş olabileceği ima edilince de siyahi kadınlar dışında (büyük olasılıkla yaşadığı hayvan topluluğunda) bazı cinsel deneyimleri olduğunu itiraf eder. Buna rağmen siyahi bir kadınla birlikte olmayı daha aşağı bir yerde görmektedir. Ama hikâyenin devamında bir siyahi prensesten melez bir çocuğu olur. 



Ellis adeta bütün pulp tarih adına günah çıkarmaktadır. Afrikalıların dilinden gelen eleştiri de ise Tarzan’ın kısaca iyi ve hoş olduğu ama bütün Afrikalıları kendi tebaası saymak gibi bir yanılgısı olduğu anlatılmaktadır.  

 İkinci dünya savaşı ve akabindeki süreçte pek çok Afrika devletinin bağımsızlığını kazanmasıyla kıtaya bakış da hızla değişir. Kirby ve Lee’nin teknolojik harikalarıyla Wakanda’yı ve Black Panter’i yarattığında yıl henüz 1966’dir ama Amerikan comics dünyasında asıl patlama 70’lerin başındaki blaxploitation akımı sırasında olur. Afrikalıların da tüketici olarak potansiyellerinin farkına varan yapan yapımcılar bu potansiyeli değerlendirmek (kimi zamanda sömürmek adına) birbiri ardına siyah kahramanların başrolü oynandığı ucuz macera filmleri çekmeye başlamıştır; Luke Cage, Misty Knight vb. birçok siyahi kahramanın birden sahne alması ise bu dönemin yansımasıdır. 



Bu dalga esnasında Storm ilk Afrika kökenli ana kadın kahraman olarak ortaya çıkar (1975). Storm’un en önemli özelliklerinden biri ise sadece bir siyahi Amerikalı kadın olması değil aynı zamanda güçlerini de Afrika mitolojisinden alıyor olmasıdır.  

Öte yandan Frankofon dünyada her şey doğrusal olarak gelişmemektedir elbette, inişli çıkışlı bir süreçtir bu iyileşme. Chaland’in meşhur kahramanı Freddy Lombard’ın Afrika macerası (Fil Mezarlığı) 1984’de yayınlanır.  Siyahları ele alış tarzı ve beyaz adamla ilişkileri açısından aradan on yıllar geçmiş olmasına rağmen adeta Tenten’in Kongo macerasının seviyesine bir dönüştür. 

Afrika'yla tarihi ilişkisi her zaman netameli olmuş İtalya ise konuya uzun yıllar Amerikan pulp hikayeleri tarzı (Tarzan, Kızılmaske) bir yaklaşım geliştirmiş olsa da son dönem yaratılan kahramanlarda bu değişmeye başlamıştır. Örneğin bu akımın son temsilcilerinden Adam Wild’da (2014) Afrikalıların hem fiziksel hem zihinsel yansıtılması geçmişe nazaran düzeltilmiş olsa da, Adam’ın sevgili zenci bir prenses olan Amina olsa da (en azından Tarzan ve Kızılmaske’nin kısıtlamaları umurunda değildir) kurtarıcı beyaz adam prototipi dönüşerek sürmektedir. 



Bütün bu tarih içerisinde üretilmiş belki de en ilginç çizgi romanlar ise bizzat Afrika için üretilmiş iki seridir. Apartheid rejiminin hala devam ettiği yıllarda Güney Afrika gazete bayilerinde iki kahraman belirir (1975): “Mighty Man” ve “Tiger Ingwe”. Görünüşte işçilik olarak oldukça kaliteli serilerdir. “Mighty Man” Güney Afrika’nın şehirli, modern yönünü yansıtan klasik bir maskeli kahramanken “Tiger Ingwe” Afrikalıların doğayla bağını, mitolojisini ve kırsal alanı temsil etmektedir. 



İşin aslı çok sonraları anlaşılacaktır, devlet Apertaid rejimini maskelemek, devletin kurallarına kanunlarına uyan, kendi çizdikleri ayrımcı çizgileri sorgulamayan siyah nesiller yetiştirebilmek için bir propaganda savaşı vermektedir. Bu iki kahraman da savaşın bir parçası olarak gizli fonlarla, paravan şirketlerle işin uzmanı profesyonellere yaptırılmış propaganda işleridir.

Benim favorim ise Afrika’yı ve Afrikalıları bir beyaz adam olarak kurtarmaya soyunmayan Corto’dur zira belki de en gerçekçi kahramandır. Ne onları anladığını- çözdüğünü iddia eder ne de kurtarıcı yahut kahraman olmaya hevesi vardır (1972 – Etiyopyalılar) : “Ben bir kahraman değilim”…  





6 Ağustos 2019 Salı

The Boys... Dizi vs Cizgi Roman

Diziyi sonunda yeni bitirebildim, cizgi romanla da karsilastirinca her ikisi icin de spoilerla dolu bir yorum cikti ister istemez: 

Sadece cizgi romanin bir degerlendirmesi icin The Boys

SPOILER

Cizgi roman uyarlamalarinda ister istemez akla gelen ilk soru -ozellikle cizgi roman okurlarinca- 'acaba ne kadar sadik bir uyarlama?' olmustur. Konu Boys olunca acikcasi sorunun cevabini daha da merakla bekliyordum ve diziyi yumusatacaklarini tahmin ediyordum. 



Ozellikle siddet ve cinsellik iceren sahneler oldukca yumusatilmis, bu da dogal zira beyaz perde ve tv ekranlari cesurlastikca cizgi roman dunyasinda daha niche daha tabu-yikan icerikler uretildi. (Benzer bir surec bizim ozel tvler-mizah dergiciligi ikileminde de yasandi yerel boyutta)  Kisitli bir kitleye hitap eden bu tarz cizgi romanlarin cok buyuk kitlelere hitap eden ekranlara birebir yanismasini beklemiyorum zaten. Bir kac ornek verelim : masum superkahraman karakterimiz Starlight'in Seven'a girisinde basina gelenler ornegin cizgi romanda Seven'in tum erkek uyeleri tarafindan yapilirken dizide bunun faturasi  tek bir karaktere 'Deep'e kesilmekte. Yahut dizide bir grup erkegi antreman yapmak icin cagiran  Queen Maeve, cizgi romanda onlarla bambaska seyler yapmakta. 

Bunlar uyarlama yapilirken verilmis kucuk kararlar/degisiklikler; cok takilmiyorum. 

Baska kucuk degisiklikler de var, ornegin cizgi romanda "little Hughie" olarak yaratilmis bir karakterin -ki fiziksel olarak ufak tefek biri- dizide oldukca uzun boylu olarak karsimiza cikmasi tuhaf olmus (bunla ilgili kendisiyle dalga gecen bir espri de var). Ya da Butcher'in anlasilmaz derecede sert olan aksaninin da aktor Karl Urban'in buyuk cabasina ragmen oldukca yumusamis olmasi. Cizgi romanin surekli absurt mizah urettigi Butcher'in kopeginin eksikligi de hissediiyor dizide.   




Ama hikayeyi etkileyen buyuk degisiklikler de var; ornegin cizgi romanda The Boys bastan beri Compound V'yi kesfedip hatta kendileri de superlerle mucadele etmek icin kullandiklari halde seride bu kesif oldukca uzun bir zamana yayilmis (aslinda bu yuzden de Mother's Milk'in adi seride biraz anlamsiz kaliyor). Zaten superlerle mucadele edebilmek icin hikayenin belki de ikinci sezonda bu yonde gelismesi sart. Ayni sekilde Hugie cizgi romanda uzun sure Starlight'in yeni kiz arkadasi oldugunu anlayamadigi halde dizide bu surec oldukca hizli gelismekte. Bir baska fark ise tum sezonun hemen hemen Seven'a odaklanmis olmasi. Oysa cizgi romanda Butcher diger ufak tefek super gruplariyla ugrasirken (evet Vought sirketinin Seven disinda bir cok super kahraman grubu var ) ve Seven'a karsi mucadelsini adim adim kurarken dizide Seven disinda cok az super karakter gorebildik. Bu da kisa surede cok sey anlatabilme kaygisindan kaynaklanmakta saniyorum. En bastan 4-5 sezon olacagi bilinse daha farkli kurgulanirdi eminim. Cizgi romanda  Ennis'in dine karsi da oldukca sert bir elestiri gelistirmis olmasina ragmen tipki yine Amazon'un Preacher uyarlamasinda oldugu gibi dine karsi elestiri dozaji azaltilmis (bunun da ticari kaygilarla da iliskisi var elbette). 




Sonucta Preacher uyarlamasindaki formul kullanilmis:  ayni hikaye yapitaslari degerlendirilmis (superler, bir sirket, compound V, onlarla derdi olan bir grup vs) ama karsimiza bambaska bir hikaye cikmakta. Bir nevi what-if hikayesi tadinda. 

Herseye ragmen tipki Preacher'i keyifle izledigim gibi The Boys'u da ilgiyle takip ettim zira okudugum cizgi romandan farkli karakterler olsa da Homelander-Butcher karsilasmasini ekranda takip edebilmek yine de keyifli bir deneyim. Tek istegim dizide henuz goremedigimiz The Legend karakterini ikinci seoznda gorebilmek.  :)